ŞEHİRLERİN DE TALİHİ VARDIR, ADANA GİBİ
ŞEHİRLERİN DE TALİHİ VARDIR, ADANA GİBİ
Kadere inanırım ama “kaderci” değilimdir. Yani önüme çıkan her engelin önünde oturup, kendiliğinden ortadan kalkmasını beklemem, aşmak için mücadele ederim.
Bazı insanlar yılgındır, mücadeleci değildir, önüne koyulanı yer, kendisine biçilen gömleği giyer, hatta yaşam çizgisini bile başkasının belirlemesine razı olup, işin kolaycılığına kaçar.
Talih öyle bir şeydir ki; kimileri hayat boyu elini kıpırdatmaz ama her şey önüne gelir. Bir eli yağda, bir eli balda, öyle yaşar gider. Bazıları da orasını burasını paralar, kendini yırtar ama başı dertten kurtulmaz, “ben ne yaptım Allah’ım, neden tüm bunlar benim başıma geliyor’” diyerek, isyan eder.
Ama bir şey daha var ki, bazı insanların karşısına öyle insanlar çıkar ki, birden bire yaşam çizgisi değişir, iyi giden her şey kötüye, kötü giden de birden bire iyiye dönüverir. Buna da talih ya da şans diyebiliriz.
Şehirler de öyledir. Eğer orada yaşayanlar, oraları yönetenler içinde bulundukları durumun farkında olmaz, gelişmenin, ilerlemenin yollarını aramaz, sahip oldukları değerlerin kıymetini bilip, o değerler üzerinden dışa açılarak, tanınmanın, ekonomik getiri sağlayarak kalkınmanın yollarını aramaz ve “böyle gelmiş böyle gider” diyerek, elini taşın altına koymazsa, gün gelir o şehir her türlü doğal ve tarihi güzelliğini yitirip, beton yığınları içinde kaybolmaktan kurtulamaz. Bunu kötü talih ya da kader diye nitelemek ise biraz saflık olur.
Adana’yı bilmeyen, tanımayan yoktur. Dünyaca ünlü bir kentimizdir. Tıpkı İstanbul gibi, İzmir gibi, tarihi ve turistik değerleri, doğal güzellikleriyle ünlü Antalya, Muğla gibi.
Çukurova’nın ortasındaki Adana, geçmişin en zengin kentlerinden biriydi. Sanayisi ile, tarımsal üretimi ile, insan potansiyeli ile, deyim yerindeyse parayla oynayan ağaların, beylerin yaşadığı bir yerdi.
Yalnızca ekonomik değer taşıyan üretimiyle değil, kültür ve sanatın, edebiyatın en önde gelen sanatçı ve yazarlarının yetiştiği verimli toprakların kentiydi.
Orada doğup, büyüyenlerin birçoğunun bile gezip, görmediği, bilmediği öylesine değerli tarihi kalıntılara sahip ki Adana ve yöresi, Ege Bölgesi’yle yarışacak nitelikte. Denizi de var, dağı da, nehiri de var gölü de. İnsanlarının kalbi de iklimi gibi sıcaktır. Dünyaca tescillenmiş Adana Kebabını zaten anlatmaya gerek yok.
Peki bu kadar önemli değerlere sahipken, işsizliğin sözü bile edilmezken, ne oldu da onlarca fabrika kapandı, tarlalarındaki “beyaz altın” pamuğun yerinde yeller esmeye başladı, sanatçısı, edebiyatçısı başka kentlere gitti, gençler iş bulmak umuduyla batıya doğru yola çıktı?
Adana’yı örnek verdim ama yalnızca Adana böyle oldu sanılmasın. Yirmi yılımı bu şehire verdiğim için, insanıyla, havasıyla, toprağıyla bütünleştiğim ve özümsediğim için orayı yazıyorum.
Ben oradayken kentin yöneticileri, “biz, kendimizi anlatamıyoruz, Torosları aşamıyoruz” derlerdi. Haklıydılar. Neden aşılamadığını ise kendim bu tarafa geçtikten sonra, uzaktan bakınca daha iyi gördüm.
“Bakış açısının değişmemesi”. En büyük etken bu sanırım. Bir yere içeriden bakmakla, dışarıdan bakmak arasında çok fark var. Çünkü görülen şeyler farklı. Hissedilenler farklı.
İçerideki kişi elindeki değerlerin ne olduğunun farkında olmaz, bunun kıymetini bilip, ekonomik değere dönüştürecek girişimlerde bulunmazsa, gelen gidip, giden geri dönmezse, orada gelişmeden söz edilemez.
Adana’dan çok şey gitti. Gidenin yeri dolmadı. Fabrikalar gitti, sanayi tesisleri gitti, insanlar gitti.
Portakal bahçesindeki Roma İmparatorluğu döneminden kalma bin yıllık havuza bekçilik yapan yaşlı teyze bile bu dünyadan gitti.
Adana’nın talihi hep aynı.
Çünkü hayata, doğaya ve insana bakış açısı değişmiyor.