"Sor!" dedi bilge.
"Neyi?..." dedi adam.
"Bilmediğin her şeyi..." diye açıkladı bilge.
Adam sustu; düşündü; sonra bilgeye:
"Neyi?..." dedi yine... "Neyi sormalıyım?
Bilmediğimi sormak için, biraz bilmem gerekmez mi?" - Ayten Özkan
*
Değerli okurlar,
Tarih kitapları güç, iktidar ve fetih üzerine kurgulanıp yazılır ve okutulurken, eskiden vahşiydik de şimdi medeniymişiz gibi "daha iyiye" gittiğimiz bile söyleniyor. Oysa, "muktedirlerin hırsı" üzerinden değil de, "ezilenlerin dayanışması" üzerinden yazılsaydı binlerce kez hata yapıl(a)mayacağı da; vicdanı, merhameti "zayıflık" sanıp ders al(a)madığımız da bir hakikat diye düşünüyorum.
İşte, tarihin pek yaz(a)madığı ama güçlerini bir "sorumluluk" olarak gören ve "insan kalmayı" seçen öyle kahramanlar var ki, vicdanın, coğrafyanın ve dinin ötesine geçip günümüzde de geçerli "evrensel insanlık dersi" vermişlerdir. Mesela, askeri bir deha olmasının ötesinde; tebaa olmayı reddeden, kendi kaderine sahip çıkan onurlu bir toplumun "yazılı olmayan yasasını" inşa eden bizden biri Atatürk...
Ya da, sıska bedeniyle mülkiyetin ve şiddetin dünyasına, "ruhun gücü" ile meydan okuyan Hindistan'ın siyasi lideri Mahatma Gandhi gibi...
Acaba! Vicdan dediğimiz, merhamet dediğimiz şey; dilleri ve sınırları aşan bir anahtar mıdır?
Veya, iyilikle bir başkasını kurtaran, aslında kendisini kurtarıyor olabilir mi?
Bakınız, Batı edebiyatı ve mitolojisinin Kutsal Kâse efsanesinde; bir kahramanın dünya çoraklaştığında "Seni acıtan nedir?" sorusuyla toprağı yeşertebileceği yani ötekinin acısını "merak" etmenin dünyayı kurtaracak tek şey olduğu anlatılır.
İşte bugün, koca bir imparatorluğun soğuk çarklarına, "ben bu çocukların babasıyım" diyerek çomak sokan, o çocuklara 'neyiniz var?' diye sormadan "sizi acıtan şey benim sorumluluğumdur" diyerek insanlığın tükenmekte olan vicdanını yeşerten, belki de çocukların gözlerine baktığında kendi insanlığını, ruhunun yansımasını görüyor diyebileceğimiz nam-ı diğer "İyi Mihrace"nin hikayesini hem bilgilenelim hem de belki birileri duyar diye hatırlatalım, yansıtalım istiyorum. Zira, tarihin en karanlık bir döneminde insanlığa dair çok güçlü ve dokunaklı bir dayanışmanın; milliyetlerin ve dinlerin ötesinde, bir insanın dünyayı nasıl değiştirebileceğinin en güzel kanıtlarından biridir. İyilik yani "Unutulan Şiir" yazılmalı ki okunsun ve anlam kazansın diyerek başlayalım.
Yıl 1939, Josef Stalin'in emriyle adeta bir ulusun hafızasını silen, kaderini mühürleyen Sovyet işgaliyle Polonyalı binlerce aile "hayvan" vagonlarıyla Sibirya’ya gönderilir. Çaresizlik içinde haftalarca süren yolculukta pencerelerden atılan cesetler, rayların kenarında adeta isimsiz mezarlara dönüşür ki, belki de modern tarihin en acımasız sürgününde bu insanlar Sibirya’ya ulaştıklarında onları bekleyen tek şey; içinde zaman kavramı olmayan, bir parça ekmek için zorunlu çalışmanın olduğu "Gulag" adı verilen toplama kamplarıdır.
Artık, bir deri bir kemik kalan bedenler; tifo, dizanteri gibi hastalıklar ve eksi 40 dereceyi bulan soğuklarda binlerce anne babanın "çocuklarının gözleri önünde" hayattan kopması...
1941'de Almanya Sovyetler Birliği’ne saldırınca dengeler değişir. Polonya Ordusu kurulurken bu insanlara da "af" çıkmış ve "özgürsünüz" denmiştir ama onlar nerede olduklarını bile bilmedikleri gibi ne paraları ne de yiyecekleri vardır. Adeta bir coğrafyanın ortasında bırakılmış binlerce insan için bu, bir kurtuluş mudur yoksa hayatta kalma mücadelesi midir düşündüğümüzde tarihin en trajik paradokslarından biri olduğunu söyleyebiliriz.
Zira, onlar güneye, daha sıcak topraklara, üstelik İngiliz kontrolündeki bölgelere ulaşabilmek için yollara düşseler de çoğu yolda ölür. Geride sadece yetim değil çoğu ayakkabısız, üzerlerinde parçalanmış kıyafetlerle en savunmasız olan çocuklar kalır.
İşte, o özgürsünüz denilen insanların Orta Asya’nın steplerinden İran’a, oradan da Hindistan’a uzanan "umut yürüyüşü" dediğimiz, kamyon kasalarından devasa gemilere taşınan bu yolculuğun ilk durağı İran’ın Pehlevi Limanı ve Tahran'dır. İran halkı, kendi yoksulluğuna rağmen bu çocuklara yiyecek verse de yeterli değildir.
Bu arada, Dünya siyasetinde de bir kaos vardır. Bir tarafta müttefik devletlerin bu insanları nereye yerleştireceklerini bil(e)memesi, diğer tarafta zamanının en güçlüsü Britanya İmparatorluğu'nun da, ülkelerin bir mülteci krizini kaldıramayacağını iddia ederek bu geminin limanlara girişlerini reddettirmeye yönelik "Bu bizim sorumluluğumuz değil. Gidin" demeleri zımnında telgraflar çektiği düşünülürse artık, gemidekilerin yiyecekleri, ilaçları gibi zaman da tükenmekte diyebiliriz.
Ama, fakat, lakin!
Yıl 1942'dir ve Hintli Mihrace danışmanına soruyor;
-O gemide kaç çocuk var?
-Yedi yüz kırk, Majesteleri...
Eğer İngilizlere meydan okursanız!
İşte, "artık bu dünyada yeriniz yok!" denilen o çocuklar için gerek İngiliz sömürge yönetiminin, mülteci kabulünün maliyetli ve siyasi açıdan riskli olduğu iddiası, gerekse diğer ülkelerin kapılarını kapattığı bir anda hiçbir yükümlülüğü olmayan hatta sessiz kalmak için her türlü nedeni olan o insan, "vicdanın sesini susturmak, dünyanın en güçlü ordusunu yenmekten daha zor" diyerek sonsuza dek dünyayı değiştiren bir adım atar.
O, Batı eğitimi alan, dünyayı tanıyan, Londra’daki Savaş Kabinesi’nin Hindistan temsilcisi, hatta Polonya’nın sürgündeki hükümetiyle de şahsi dostluğu olan Nawanagar eyaletinin Mihracesidir.
Ve "insanın kendi vicdanıyla yaptığı anlaşma, dünyadaki tüm kaçışlardan daha kutsaldır. Bedenimi hapsedebilirsiniz ama düşüncelerimi asla" diyen Yunan felsefesinin babası Sokrates gibi düşünerek, "eğer, güçlüler çocukları kurtarmayı reddediyorsa hatta imparatorluğun bütçesi yoksa ben yani zayıf olan, onların yapamadığını yapacağım, benim kendi hazinem var. Bu çocuklar benim misafirim olacak...İngilizler limanlarımı kontrol edebilir ama vicdanımı kontrol edemezler" diyerek tarihin akışını değiştirir ki, onu harekete geçiren şey derin bir maneviyata ve "Misafir Tanrıdır" felsefesine inanmasıdır.
Nihayet, o gemi Jamnagar Limanına yanaşır. İnançlarını bile kaybetmiş zayıf, hastalıklı ve gözlerinde ölümün gölgesini taşıyan tam 740 çocuk gemiden indiğinde beyaz giysiler içinde onları karşılar, diz çöker ve o tarihi cümleyi söyler:
"Artık yetim değil benim çocuklarımsınız. Ben sizin Bapu'nuzum (babanızım.) Acı, sizi silmeye çalışır ama diliniz, kültürünüz ve gelenekleriniz kutsaldır burada da koruyacağım." Böylece çocukları hukuki birer mülteci olarak değil, kendi ailesinin birer ferdi olduklarını da dünyaya ilan eden o kahraman insan, Navanagar Maharajası Jam Sahib Digvijay Singhji'dir...
Yıllar sonra Balachadi Çocukları Vakfı Üyesi Jerzy Tomaszek, "Bir kralın, sıradan bir yetim çocuk için diz çökmesi... Ona 'Bapu' dedik, bizim biyolojik babamız değildi ama ruhumuzun babasıydı" derken, bir başka çocuk Wiesław Stypuła da, "'Günaydın' dediği anda Sibirya’nın o soğuk pençesinden gerçekten kurtulduğumuzu anladım. Bize sadece bir kamp değil, her gün güneşin doğduğu bir vatan verdi" diyordu. O vakfın kayıtlarındaki "Onun gözlerinde bir yabancıyı değil, bir babayı gördük" sözü de aynı dili konuşanların değil, aynı duyguları paylaşanların anlaşabildiğini gösteriyor.
O dönemde Polonya’nın "Sürgündeki Hükümet"inin Başbakanı ve Silahlı Kuvvetler Başkomutanı General Władysław Sikorski yazdığı bir mektupta "dünyanın kapılarını kapattığı bir zamanda, Hindistan'ın kalbi bizim için bir sığınak oldu. Siz sadece çocuklarımızı değil, Polonya'nın geleceğine olan inancımızı da kurtardınız" demiştir.
İşte o insan, Gucerat bölgesinde bu paramparça olmuş ruhların yeniden birleşebileceği, eğitim ve kültürün korunduğu bir "güven ve sevgi yuvası" da yaratıyor: Balachadi Kampı.
Bu arada hatırlatalım ki; birçok devlet, ülkelerine gelen mültecileri asimile etmeye çalışırken, o çocukları zorla Hint kültürüne adapte etmeye çalışmaz; onların kendi kimliklerini korumaları için Polonyalı öğretmenler, kütüphaneye binlerce Lehçe kitap, rahipler ve aşçılar getirtir, izcilik grupları kurulur, korolar oluşturulur, oyun sahaları tahsis edilir vs...Yani onlara kaybettikleri çocukluklarını geri veren, bir gün özgür Polonya’yı yeniden kuracak "tohumlar" olduklarına inanan ve onların "Hintlileşerek" köklerini unutmalarını bir kayıp olarak gören biridir ki, en büyük ibadet çaresizin umudu olabilmek olmalı, ne dersiniz?
O kampta yetişen çocuklardan Wiesław Stypuła, "Bize sadece yemek vermedi, bize korkmamayı öğretti. Onun sarayının gölgesinde biz, vatanını kaybetmiş çocuklar değil, yeniden doğmuş birer insandık. Bize ekmek veren çok olurdu belki, ama bize gururumuzu ve kimliğimizi geri veren sadece oydu."
Janusz Suchozebrski, "İngilizler bizi 'istenmeyen misafir' olarak görüyordu. Maharaja ise bize sarayının kapılarını açtı, 'burada misafir değil, evinizdesiniz' derdi. Balachadi’de geçirdiğim o dört yıl, hayatımın en mutlu yıllarıydı. Savaşın ortasında, ölümün kıyısında bize bir cennet bahçesi inşa etmişti"
Jadwiga Tomaszek, "Bize 'Siz Polonyalısınız ve öyle kalmalısınız' derdi. Bir bayram günü bize şöyle seslendiğini hatırlıyorum: 'Benim bayramlarımda siz benimle seviniyorsunuz, sizin bayramlarınızda ben sizinle dua edeceğim.' Katolik ayinlerimize katılır, en ön sırada saygıyla beklerdi. Bir Hindu kralın, Hristiyan çocuklarla beraber onların Tanrı'sına dua etmesi, gördüğüm en büyük insanlık dersiydi."
Değerli okurlar, 1946 yılına gelinmiştir ve Hindistan Britanya’nın savaş yükü altındadır ama halk yoksullukla boğuşurken dahi hükümdarlarının bu misafirperverliğini asla sorgulamamış; bu, "Dharma" yani evrensel ahlaki bir görevdir diyerek desteklemiştir. Bu arada savaşın da sona ermesiyle veda günü gelmiştir. Bapu, artık sağlıklı, eğitimli ve özgüvenli hale gelen bu gençlerin elini tek tek sıkarken son dersini de verir: "Nereye giderseniz gidin, Polonya’yı kalbinizde, Hindistan’ı ruhunuzda taşıyın." O, vicdanın, merhametin hâlâ yaşadığını, gerçek liderliğin "öteki"ne sahip çıkmak olduğunu gösterirken; o 740 çocuk, Balachadi'den sonra Londra’dan Chicago’ya, Varşova’dan Sidney’e kadar dünyanın dört bir köşesine dağılıp doktor, öğretmen, mühendis, ebeveyn, büyükanne ve büyükbaba olsalar da "Hindistan bize sadece barınak değil, bir ruh verdi. Bir parçamız hep Jamnagar'da kaldı" demişlerdir.
Değerli okurlar, "bir yetimin gözyaşını silen el, güneşten daha fazla aydınlatır dünyayı" derler. Onun arkasında bıraktığı ışık bir ulusun karanlığını sonsuza dek aydınlatmıştır.
740 çocuğu ölümün eşiğinden çekip alan, kahraman insan Jam Sahib 1966 yılında vefat eder ama ne o çocuklar ne de Polonya halkı onu asla unutmazlar. 50 yıl sonra Polonya Meclisi'de, "O, insanlığın en karanlık anında siyasi kaygıların ve sınırların ötesine geçerek, sadece vicdanın emrettiği o yüce yasayı uyguladı" gerekçesiyle "İyi Mihrace" olarak onurlandırarak bir vefa örneği gösterir. Bapu artık Polonya’nın da ulusal bir kahramanıdır.
Kısaca Hintli Bapu, iyiliğin coğrafyası olmadığını, insanlığın paylaştıkça çoğalan bir hazine, vicdanın ise en büyük mülkiyet olduğunu gösteren ve öğreten olarak "insanlığa" adını yazdırmıştır.
Onun verdiği ders; sınırların, pasaportların ve ideolojilerin üzerinde bir hakikate işaret eder: İyilik...
Nobel Edebiyat Ödülü sahibi Polonyalı yazar Czesław Miłosz, "İyilik, unutulmuş bir dilde yazılmış bir şiir gibidir; ancak birisi onu okuduğunda tüm dünya yeniden anlam kazanır" diyor, o halde tarih kitapları salt güçlü ordusu olanları değil, zayıfların elinden tutanları da yazmalı diyerek son sözümüzü söyleyelim: İnsanlık paylaşılan en büyük hazinedir..
Binlerce ailenin Sibirya Çalışma Kamplarındaki dramı hissediliyor mu?
Ya da Balachadi’deki 740 çocuğun sesi hâlâ duyuluyor mu bil(e)miyoruz ama yine de seslenelim:
Hu Hu! Kimse var mı, duyan var mııı?...
Belki vardır ama yoksa da;
".....
Dünyaya gelmek, hiçbirimizin kendi özgür seçimi değil. Işık hızıyla sınırlı evrenimiz...
Bu sınırı zoraki kabulleniş...
Doğar doğmaz, ilk sınır: sonra...
Karşımızda koca bir duvar: DÜNYA!...
Ve o dünyanın içinde, dünyanııın engeli.
Say dur işin yoksa.
....." - Ayten Özkan
Suat Umutlu
01 Mart 2026