ATA(V)İZM
"Anakronizm" kavramı üzerinden Batı'nın dış sömürgeciliğine karşın, Doğu toplumlarının kendi insanını eğitimde, adalette ve ekonomide nasıl mülksüzleştirdiğini belirttik ki, içinde bulunduğumuz toplumsal savrulmanın yalnızca ekonomik veya siyasal bir kriz olmadığı da ortada değil midir?
"Garp cephesinde yeni bir şey yok, ama Şark cephesinde eski tas eski hamam." - Cemil Meriç
*
Önceki yazımızda¹,
"Anakronizm" kavramı üzerinden Batı'nın dış sömürgeciliğine karşın, Doğu toplumlarının kendi insanını eğitimde, adalette ve ekonomide nasıl mülksüzleştirdiğini belirttik ki,
içinde bulunduğumuz toplumsal savrulmanın yalnızca ekonomik veya siyasal bir kriz olmadığı da ortada değil midir?
Günümüzde,
Aklını başkasına (lider/şeyh/parti) devreden kuklalaşmış bireylerin iradesizleşerek (Heteronomi²) aklını özgür bırakmak yerine ilkel sadakat sarmalına geri döndüğü; adeta DijiÇağ'ın teknolojisini kullanırken Orta Çağ'ın reflekslerine hapsolduğu zihinsel bir karanlık yaşamıyor muyuz?
Oysa, Alman filozof Immanuel Kant'ın dediği gibi: "Aydınlanma, insanın kendi suçu ile düşmüş olduğu bir ergin olmama durumundan kurtulması" değil midir?
Gerçekten,
Toplumun vicdanı olması gereken, evrensel değerleri (hak, hukuk, hakikat) koruması gerekenlerin "hakikati söyleme cesaretini yitirdiği bir dönemdeyiz. Kişisel konforlar veya korkularla bu değerlerin "siyasetin kirli masasına" meze yapıldığı; liyakatin rafa kaldırıldığı, "ekonomik ensest" sarmalında ve iç sömürgeciliğin kurumsallaştığı bir yapı söz konusu ise bir toplum kendi evlatlarının geleceğini neden ve nasıl feda edebilir, gerçeği görmek sorumluluk almayı gerektirmez mi?
Bakınız,
Antik Yunan düşünürü Platon’un mağara alegorisini bugünün algoritma dünyasına taşıdığımızda, duvardaki gölgeleri (manipülasyonları) gerçek sanan bir kitle var. Bilgiye erişimin bu kadar kolay olduğu bir çağda, "Bilinçli Cehalet"³ felsefi ve ahlaki bir konfor alanına dönerken, insanlar duvardaki gölgelerin sahte olduğunu bilebilecekleri halde, hakikati görmezden gelmeyi seçmiyor mu?Platon bu durumu yüzyıllar öncesi siyaset üzerinden ihtar etmiş, "Siyasetle ilgilenmemenin cezası, sizden daha aptal olanlar tarafından yönetilmektir."
Bugün,
Batı'da siyaset, toplumsal bir sözleşmenin parçası yani bilgi ve ehliyet bir yönetim stratejisi olmuş iken doğu'da topluma hizmet için değil, "kendi sınıfının bekası" için kurgulanan "Ganimet Yönetimi" olmuş ve bu yüzden ehil olan değil, "itaatkar olan" makbul ise yöneticilerde kendilerinin yetersiz olduğunu bildiği halde, "ülkenin bekası" veya "milli irade" kılıfıyla cehaletini kutsal bir zırha büründürüyorsa düşünmek ve sorgulamak gerekmez mi?
Acaba!
Batı’daki siyasetçi, yaptığı her hatanın bedelini ağır ödeyeceğini bilerek (hukuk ve denetim) görev yaparken Doğu'da ise siyaset, kişisel ve zümresel zenginleşmenin "en kısa ve en güvenli yolu" olmuşsa ne demeliyiz?
Ya da,
Batı'daki Yurttaş, kendi aklını rehber edip hesap sorarken, doğu'da her şeyi kaderine veya başkasına bırakarak sorumluluktan kaçarsa ne yapılmalıdır?
Değerli okurlar,
Eğer bir toplumda teknik bilgi gelişiyor fakat siyasal ahlak çöküyorsa, orada aydın ihaneti vardır. Oysa "Aydın", toplumun hakikat aynası olmalıdır. Ancak Doğu'da, sistemle uyumlu olmanın, "kendi gemisini kurtarmanın" veya popülariteyi korumanın peşinde olmuş. Kitlelerin iradesizleşme bataklığına gömülmesine ses çıkarmamak, aydının en büyük sessiz ortaklığı değil midir?
Yani,
Batı, teknik ilerleyişini hakikati söyleme geleneğiyle siyasal akla tahvil ederken; Doğu ise sanayide,
bilimde ithal eden ama zihinsel dünyasında 11. yüzyılda yaşayanlar olmuştur ki, bu bir "Atavizm"⁴ vakasıdır: Zihnin evrimsel olarak geriye düşmesi, ilkel reflekslere geri dönme hali...
İnsanoğlunun,
Kendi kültürünü, inancını veya grubunu evrensel doğruların ölçütü sanıp, bunun dışındaki her şeyi hukuku, bilimi vb. "yabancı" veya "düşman" kabul etmesi, kendi mahallesinin yani biat ettiği sadakat grubunun doğrularını tek hakikat sanması da adeta
liyakatin değil, sadece 'bizden' olanın kazandığı adına "merkezcilik" dediğimiz Sosyosentrizm⁵ tuzağı olduğu gibi toplumun aydınlanmasını engelleyen, bilgiyi karartarak kitlelerin "mağarada" kalmasını sağlayan bu durumun aydın zannedilenlerin sessizliğiyle beslendiği bir proje yani "Karanlıkçılık"⁶ olduğunu da söylemeliyiz.
Bu arada,
İngiliz filozof Bertrand Russell'ın tespitiyle, "Dünyanın sorunu; akıllılar hep kuşku içindeyken, aptalların küstahça kendilerinden emin olmalarıdır."
Toplum, kendi aklını özgür bırakamıyor ve bir krala/şeyhe/lidere biat ederek varlık bulmaya çalışıyor ve dünyada kendi ayakları üzerinde duramayacağı korkusuyla, sürekli bir "güçlü otorite"ye yaslanma ihtiyacı duyuyor ise bunun adı da Ontolojik Güvensizlik⁷'tir.
İşte;
Siyasetteki kamu yararının yerini ganimet, Devlet Adamının vizyonerliğinin yerini Devletin Adamının sadakat makinesi alırken, sahip olduğu kimliğinden vazgeçip adeta sığınmacı ruhlu bir misafir olmayı seçen insanlar içinde bulunduğu bu durumu okuyamadığından bir "Kurtarıcı!"aramakta...
Ama,
Bu toplumsal çürümeye karşı "sessiz ortaklığının" temelinde ne vardır?
Burada Fransız filozof Jean-Paul Sartre’ın Mauvaise Foi⁸ denilen "kötü niyet/inanç" kavramı üzerinden devam edelim.
Mesela,
Ben ne yapabilirim ki?, herkes böyle yapıyor ya da
sistem böyle, bozuk demiyor muyuz?
Kişinin aslında değiştiren bir gücü olduğu gerçeğini yok saydığı, kendi etik yargısını toplumsal çoğunluğa havale ederek sorumluluktan kaçtığı, sistemin bir parçası olduğunu unutarak, dışsal ve değiştirilemez bir "doğa olayı" gibi tanımladığı ve ürettiği bahaneler yok mu? İşte bunlar birer Mauvaise Foi zırhı, kendi özgürlüğünden kaçmak için kendine söylediği bir yalandır.
Sartre, insan "özgürlüğe mahkûmdur" derken bu mahkûmiyetten kurtulmak için kendini bir "nesne" gibi konumlandırmasından yani "kendi ol(a)mayan 'herkes' olan; dolayısıyla sorumluluk da al(a)mayan" olmak! demektedir. Bu durum, insanı otantik, sahici bir varlık olmaktan çıkarıp, başkalarının beklentilerine göre şekillenen bir "karaktere" dönüştürür ki buna da felsefede"Gayri-Sahicilik"⁹ deniyor. Alman düşünür Martin Heidegger ve Sartre'ın kullandığı bu kavram, insanın toplumun, rejimin dayattığı "herkes" olma haline hapsolmasıdır ki, bu da Mauvaise Foi dediğimizin zihinsel açıklamasıdır.
Yine,
Amerikalı sosyal bilimci Leon Festinger tarafından ortaya atılan, insanın inançları ile davranışları çeliştiğinde yaşadığı rahatsızlığı ifade eden bir kavram daha var: "Bilişsel Çelişki"¹⁰. Bu, toplumun "kötüye gidişi", bir gerçeği görmesine rağmen reddetmek için "bir bildiği vardır"a sığınması da Mauvaise Foi örneğidir.
Kısaca, Platon'un "Mağara alegorisi" ile tam örtüşen bir durum söz konusudur.
Değerli okurlar,
Gerek az gelişmiş ülkelerin ve gerekse İslâm coğrafyasının zengin ama hâkimiyet altındaki ülkelerin de yaşananlar benzer olmakla,
artık "kurtarıcı bekleme" hastalığından kurtulmaları, kişilere değil hukuka dayalı bir siyaset modeline ihtiyaçları olduğunu bilmeleri gerekir.
Anlamalı ve inanmalı ki,
'Devlet Adamı', hukuku ve kurumsal hafızayı temsil edendir, 'Devletin Adamı' ise sadakatle bağlı olduğu gücün bir uzantısıdır ki, "devletin genetiği 'devletin adamları' çoğaldıkça bozulur.
Eğer,
-Siyaset dediğimiz, halkın refahını ve ortak geleceğini yönetme sanatı olması gerekirken, kişisel ikbalin ve zümresel çıkarın bir aparatına dönüşürse;
-Fransız filozof Montesquieu'nun ifadesiyle, "bir yönetim çöktüğü zaman, yasalar işe yaramaz hale gelmiş ve yasaları koruyacak erdem kalmamış" ise;
-İmam Gazali ile başlayan "aklı nakle feda etme" süreci, bugün kamu yönetiminde ehil olanın değil, "itaatkar olanın" makbul sayılmasıyla sonuçlanmış ve yönetici, yetersizliğini bildiği halde, cehaletini "milli irade" kılıfıyla kutsal bir zırha büründürmüşse
ne olacaktır?
Unutulmamalıdır ki,
"Sistematik düşüncenin ve hukuki aklın kurucularından İmam Şafii'nin de işaret ettiği gibi; bilgiye kapalı bir zihin (Epistemik İhmal), binlerce kanıtı bir 'inanç barikatına' çarptırıp yok edebilir.
Diyor ki,
"Bir âlimle tartıştığımda onu yendim, ama bir cahille tartıştığımda o beni yendi." Zira cahil, tartışma kurallarına ve mantığa bağlı kalmaz; sadece bağırır veya inkâr eder.
Zaten Mevlana Celaleddin Rumi de benzer bir hakikati şu şekilde dile getirmiş,
"Cahil olanın yanında kitap gibi sessiz ol."
Değerli okurlar,
Derler ki, "siyasetin çapı, onu seçen toplumun aklının çapı kadardır."
Nasıl Bir Siyaset?
Gözü kapalı biat dediğimiz sadakatin, duygulara hitap eden kutuplaştırmanın, şeffaf olmayan harcamalarla günü kurtaran bir popülizm var ise bu Anakronik bir durumdur.
Eğer, ehliyet ve uzmanlık gerektiren liyakat, akla ve hakikate hitap eden uzlaşı, hesap verilebilir bir felsefeyle gelecek nesilleri düşünen bir vizyon varsa bu olması gereken "Etik" durumdur...
Yani siyasetin, Platon’un "Filozof Kral" idealinden ziyade, liyakatli teknokratların ve ahlaklı dürüstlerin yönetimindeki bir "orkestra" olması gerektiği ortadadır. Eğer siyaseti iyileştirmek istiyorsak, önce siyasetçiyi seçen zihniyeti ve o zihniyeti besleyen aydın görünümlü karanlığı aydınlatmalıyız.
Bu nedenle,
Doğu'daki "teknik var, siyasal akıl yok" durumu, aslında toplumu bir "yabancılaşma" ikilemine itiyor. Kendi üretemediği aklın araçlarını kullanırken, kendi kültürünün içine hapsolmuş bir "modern orta çağ" yaşatıyor ki, bu bir Atavizm travmasıdır ve kurtuluşun tek anahtarı; Etik Devrim’dir.
Ki,
Bir yanda bizi karanlığa, biata ve 'kötü niyetli' bir sessizliğe iten Atavistik (ilkel) refleksler; diğer yanda bizi 'Yurttaş' olmaya, sorgulamaya ve özgür iradeye davet eden Atatürk'ün akılcı ışığı...
"Efendiler, biz tekke ve zaviyeleri din düşmanı olduğumuz için değil; buralar cehalet ve hurafe yuvası olduğu için kapattık. Hayatta en hakiki mürşit ilimdir" şiarındaki o sarsılmaz rasyonaliteye, yani akıl, vicdan ve hakikat birliğine dönmektir.
Bu,
Ataizm’dir; yani dogmalardan arınmış, kendi aklını kullanma cesareti gösteren (Sapere Aude!), otonom yurttaşların inşa ettiği aydınlanmacı bir yaşam biçimidir.
O'nun 'akıl, bilim ve tam bağımsızlık' ilkelerini bir yaşam metodolojisi haline getirmek", "aydın ihanetini" ve "sorgulama" gerekliliğini tam olarak karşılamak demektir.
Zira, Tanzimat Dönemi edebiyatçılarıdan Sami Paşazade Sezai'nin ifadesiyle, "Hürriyet olmayan bir memlekette ölüm ve çöküş vardır."
Günümüzün,
Teknik ile gelişip siyasal akılla Orta Çağ'da kalınan bu anakroniklik aslında İslam dünyası ve genel olarak Doğu coğrafyası için geçerli olan sancılı bir durum değil midir? Bu, "aç ile taç" arasındaki tarihsel ve sosyolojik bir "Paradoks" ile karşı karşıya oluduğunu kanıtlamıyor mu?
Değerli okurlar,
O meşhur anekdotu bilirsiniz; bilim insanlarının , "neden cahillerce yönetildiğimizi bilmiyoruz" dedikleri, yönetim sorununu çözemedikleri...
Bu, hakikati söyleme, iradeyi başkasına devretme ve bahane üretme üçgeninin toplumsal bir krize nasıl dönüştüğünün ispatı gibidir ve çıkış; kişinin kendi iradesinin sorumluluğunu almasıyla mümkündür.
Bilmelisiniz ki,
"Zamanın ruhunu yakalayamayanlar, geçmişin hayaletleriyle dövüşmeye mahkûmdur."
Gölgeyi gerçek sanan sessiz bir ortak mı olacağız, yoksa kendi aklının efendisi olan bir Yurttaş mı?
Değerli okurlar,
Tarih 18 Mart 1915...
İngiliz General Aspinal Olgander'in,
''Bir tümen komutanının üç ayrı yerde tek başına giriştiği hareketlerle bir savaşın, hatta bir ulusun kaderini değiştirecek yücelikte bir zafer kazandığı tarihte pek nadirdir" dediği;
Yurtseverliğin, emperyalistlerin silahlarından daha güçlü olduğunu bize öğreten Çanakkale şehitlerimize saygıyla...
Suat Umutlu / 18 Mart 2026
SUAT UMUTLU
18.03.2026 22:15:00
-
1
Mahmut TEBERİK yazdı /RAMAZAN DAVULCULARI
-
2
İNCİRLİK’E YENİ BİR “PATRİOT” KURUYOR
-
3
ŞERİF KAYA’DAN “MOR TEPELERDEKİ ÇOCUKLUĞUM” ROMANI
-
4
VALİ YAVUZ’DAN ŞEHİTLER VE ÇANAKKALE MESAJI
-
5
SEYHAN’DA ZAM ORANI AÇIKLANMADI
-
6
AOSB’DEN YENİ PROJELER
-
7
ŞEVKİN: 20 BİN DİŞ HEKİMİ İŞSİZ!
-
8
BARUT, İKTİDARI GÖREVE ÇAĞIRDI
-
9
ADANA’DA ALZHEİMER FARKINDALIĞI İÇİN TİYATRO ETKİNLİĞİ
-
10
TEMSA, BATMAN BELEDİYESİ’NE 10 YENİ ARAÇ
-
11
ADALETİN TERAZİSİ KANUNLA DEĞİL TOPLUM VİCDANIYLA DENGELENİR
-
12
ADANA TİYATRO FESTİVALİ PERDELERİNİ AÇIYOR

