Son yağışlara baktım da, çocukluğumuzdakilere çok benziyor. Genelde akıllı uslu dökülüyor. Arada sırada dellense de, toprak için uygun şiddeti elden bırakmıyor. Toroslar da beyaz mantolarını giyinmişler. Sanırım üşümezler. Uzaktan bakınca, dağlarımızın biraz daha kar beklediğini görebiliyoruz. Umarım bu davranışı değişmez ve yağışlı sezon sonunda önümüzdeki yazı susuzluk endişesi duymadan geçirebiliriz.
AKP DOĞMAMIŞTI
O yıllarda AKP iktidarda değildi. Buzdolabı da vardı, ambülans ta vardı ama çamaşır makinesi yoktu. Bizimkiler ileride AKP diye bir parti kurulacağını Falcı Tahmine Hanımdan öğrenince 1960’larda pek çok evde çamaşır makinesi çalışır olmuş. Bizde yoktu.
Babam bakkaldı. Dört tür sabun satıyordu; banyo sabunu (beyaz), çamaşır sabunu (yeşil), sarı sabun, kremli-kokulu sabunlar (Puro el-yüz ve banyo). İlk ikisi yanılmıyorsam İzmir’den, ünlü Kadri Sabuncu’dan gelirdi. Sarı Sabun, Adana ürünüydü. Şimdiki Marsa’nın yer aldığı alanda Türk Nebati Yağ Fabrikası vardı ve yağ döküntülerinde yapılarak çok ucuza satılırdı. Daha çok da mevsimlik işçiler alırdı sarı sabunu.
ANNEMİN HEVESİ
Kuşkusuz asırlar öncesinden gelen bilgilere dayanarak annem yağmur suyunun çamaşır için en ideal olduğuna inanırdı. Bu nedenle de, yağışlı mevsimde sofamızı örten oluklu çinko önündeki yalaktan yararlanarak paslanmasın diye özel madde ile boyanmış fıçıyı kullanırdı. 200 Litrelik fıçı doldukça, avlumuzun bir yanındaki tenekelere aktarır, böylece birkaç hafta içe sinen çamaşır seansı ile mutlu olurdu.
Yağmur suyu bitince ne yapardı biliyor musunuz; tulumbadan çekilen su ile doldurduğu tenekelerin her birine bir avuç kül atardı. Şimdi öğreniyorum ki, kül gerçekten son derece olumlu sonuç verebiliyormuş. Sabun, kül tamam da, önemli bir madde daha vardı; çamaşır sodası. Kimyadaki adı sodyum karbonat. Kumaşın daha rahat temizlenmesi kadar beyazları daha beyazlatma etkisi bakımından önemsenirdi. Çok da ucuza satılırdı. Meraklısı için yazalım: Na2Co3 formülüyle yazılıyor.
ÖKÜZBAŞ ÇİVİT BOYA
Avlumuzun bir yanında üç ocak vardı; orta boy kazan, büyük tencere ve tava-sahan boyutlarına göre büyükten küçüğe sıralanmıştı. Çamaşır günü bir diğerinden büyük iki kazan kullanılırdı. Birinde sadece beyazlar, bir ağız yıkandıktan sonra adamakıllı kaynatılır ve yeniden yıkanırdı. Beyazlarla ilgili son leğen işlemi, çivit boyadan geçirilmesiydi. İki çeşit çivit boya vardı o yıllarda. Yerli ve ithal. Yerliyi kullanmak gerçekten riskliydi. Beyazı dalga dalga maviye boyayabiliyordu. İthal olan ise beyaza parlaklık sağlamaktaydı. İngiliz malıydı. Doğru anımsıyorsan “Coleman’s” yazı fonunda öküz kafası resmi çizilmişti.
KENDİR SİLİNECEK
Çamaşırlar kendir elyafından kat kat bükülmüş kalınca iplik üstüne serilirdi. Kendirin iki ucu sağlam bir yerlere bağlandıktan sonra ıslak bezle silinmeliydi. Çamaşır asılınca ortası aşağıya doğru mutlaka çökerdi. Buna karşı da, bir ucu
şeklinde olan yaklaşık iki metrelik dal parçası kullanılırdı ki, buna çatal denilirdi.
Tursil ve Paklar sonradan çıktı ve annemin çamaşır günleri biraz daha rahatladı.