27 Ocak 1954, Köy Enstitüleri için kapkara bir gündü. Kapatıldılar, toprak ağaları derin bir nefes aldı. Türkiye’de eğitimin altı oyulmuş, temeline dinamit koyulmuştu. Şimdi sıra üstündeydi. Ama neden?
Çünkü, fazla bilinçli ve fazla özerk öğretmen yetiştiriyordu. Eğitim Enstitüsü öğretmeni “itaat eden” değil, “akıl yürüten” bir bireydi. Müfredatı sorguluyorlardı, gerektiğinde yönetimi tepeden tırnağa eleştiriyorlardı, “Emir böyle” ile yetinmiyor gerekçe istiyorlardı, hukuk, yönetmelik, görev sınırlarını bilerek haklarını savunuyorlardı. Devlet için ideal memur, kurallara uyan memurdu ama bu öğretmenler kuralları bilerek yorumluyorlardı.
1970’lere gelindiğinde sendikal hak talep etmeye başladılar. Eğitim Enstitüleri sistemin içinde, ama sistemi sürekli sorguluyorlardı. Bu da merkezi otoriteyi rahatsız etti. Aslında, devlete karşı değil, devlet adına devleti eleştiren bir öğretmen kuşağı yetişmişti.
Özellikle, 1961 Anayasasının getirdiği özgürlük ortamında, Eğitim Enstitüsü mezunu öğretmen, “Devlet benim, ben de devletim,” diyordu. Bu cümle elbette otoriterleşen her yapı için tehlikeliydi. Çare bulunmalıydı ve bulundu galiba. Eğitim Enstitüleri politize edildi. Sağ–sol çatışmaları başladı, eğitim ortamı kaosa sürüklendi.
Ama bu sebep değil, bahaneydi. Asıl sorun enstitülerin sadece ideolojik değil, örgütlü, düşünen ve fikir üreten öğretmen üretmesiydi. Siyaset için tehlikeli olan ideoloji değil, örgütlü bilinçti.
Eğitim Enstitüleri kapatıldı ve eğitim fakültelerine dönüştürüldü. Gerekçe olarak da “akademikleşme” diye anlatıldı. Ama gerçekte olan, öğretmen yetiştirmenin yok edilmesiydi. Meslek kültürü zayıflatıldı, öğretmen adayları büyük üniversite kitleleri içinde eritildi.
Sonuç olarak, öğretmen kendini özel ve seçilmiş hissetmemeye başladı, “Biz” duygusu yok oldu, kurumsal hafıza dağıldı. Güçlü, örgütlü bir öğretmen kimliği yerine yalnız ve bireysel mezunlar üretildi.
Eğitim Enstitüleri, öğretmeni devletin temel direği sayan
bir Cumhuriyet aklının ürünüydü. 1980 sonrası ise öğretmen, maliyet unsuru; eğitim nicelik meselesi; okul, idari birim olarak görülmeye başlandı.
Bu zihniyet değiştiğinde, Eğitim Enstitülerinin yaşama şansı kalmadı. Çünkü o kurumlar, öğretmeni yüceltiyordu, ona ağırlık veriyordu, ona söz hakkı tanıyordu. Yeni düzen ise sessiz, uyumlu, sorgulamayan öğretmen istiyordu. Oysa bu öğretmenler
fazla iyi yetişiyor, fazla okuyor, fazla düşünüyorlardı. Toplumsal etkileri büyüktü, okul duvarları arasına sığmıyordu.
Eğitim fakültesi mezunları mezun oluncaya kadar birbirlerini tanımıyor, mezun olduktan sonra da hiç görüşmüyorlardı. Bunların bir araya gelerek bir takım olması bile mümkün değildi. Köy Enstitüleri kapatılmış, ağalar rahatlamıştı. Eğitim Enstitüleri de kapatıldı egemenler rahatladı.
Sevgili Dostlar, bundan önce Beyaz Zambaklar Ülkesi’ni, Finlandiya Eğitim Sistemini, Finlandiya’da Öğretmen Yetiştirme İlkelerini, STK’ları vs. yazmıştım. Aslında dikkat çekmek istediğim noktalar birbirini tamamlayan konulardı. Şimdi de ülkemizde unutulan ama Cumhuriyet Eğitiminin en önemli kurumlarından birini hatırlatmaya çalıştım. Ne yazık ki, egemenler iyi olan her şeyi çıkarlarına aykırı gelince yok ediyorlar.
Ne yaparlarsa yapsınlar, dünyada hiçbir kötülük uzun süre egemen olamaz. Kötümser olmanın da hiçbir derde deva olacağı yok. Lütfen soğuk kanlılıkla gelecek güzel günleri bekleyelim.
Saygılar.