Başlıktaki bu çok anlamlı söz, Avusturyalı romantik besteci ama bir o kadar da filozof Gustav Mahler’e ait.
Gelenek, toplumların kolektif hafızasını kuşaktan kuşağa aktaran tarihsel bir mekanizmadır. Ancak bu aktarım salt tekrar yoluyla gerçekleşirse, gelenek anlam kaybına uğrar. Biçim korunur; fakat işlev zayıflar. Metafordaki kül, işte bu işlevini yitirmiş biçimleri simgeler.
Ateş ise geleneğin normatif çekirdeğidir. Adalet, bilgelik, ölçülülük ve vicdan gibi değerler, değişmez, dokunulmaz değildir. Ancak her çağda yeniden yorumlanarak varlığını sürdürür. Geleneği yaşatmak, bu değerleri çağın sorularıyla yüzleştirmeyi gerektirir.
Modernleşme ile gelenek arasında kurulan sahte karşıtlık, çoğu zaman yanlış okumaların ürünüdür. Değişim, geleneğin düşmanı değil, onun sürekliliğinin şartıdır. Tarih her devirde göstermiştir ki, geleneği eleştirel akıldan koparan toplumlar, onu kutsallaştırarak etkisizleştirmiştir.
Küller sessizdir. İtiraz etmez, soru sormaz. Bu yüzden güvenlidir. İnsan, alışkanlıklarında çoğu zaman bu sessizliğe sığınır. Ritüelleri anlamını sorgulamadan tekrar etmek, geçmişe sadakat gibi görünür. Oysa bu sadakat, çoğu zaman düşünmekten kaçışın başka bir adıdır.
Ateş ise diri bir varlıktır. Sürekli beslenmek ister. Rüzgâra göre eğilir, ama sönmez. Geleneğin ateşi de böyledir. Her kuşak, onu kendi nefesiyle canlı tutmak zorundadır. Aynı cümleleri tekrar ederek değil, aynı anlamı yeni bir dille kurarak.
Bir geleneği sevmek, onu cam fanusa kapatmak değildir. Asıl sadakat, gerektiğinde, “Bu artık kül oldu,” diyebilme cesaretidir. Çünkü ateşi koruyan, külü omuzlarında taşımaz.
Günümüzde gelenek kavramı, çoğu zaman geçmişte yaşanmış tecrübelerin ifadesi olarak kullanılmaktadır. Ama eğitimden hukuka, aile yapısından yönetime kadar pek çok alanda, “Bizim geleneğimizde… Geleneklerimize göre,” diye başlayan ifadeler, değişime karşı bir savunma hattına dönüşmektedir.
Oysa, mesela eğitim alanında ezbere dayalı yöntemlerin sırf geçmişten geldiği için sürdürülmesi, geleneğin ateşini değil külünü korumaktır. Çünkü geleneğin özü bilgiye saygıdır; yöntemin kendisi değil. Biçimi mutlaklaştırmak, anlamı unutturur.
Aynı durum hukuk, toplumsal roller ve siyasal kültür için de geçerlidir. Toplumlar değişir, ihtiyaçlar dönüşür. Değişmeyen tek şey, insan onuruna duyulan ihtiyaçtır. Geleneğin ateşi tam da bu noktada yanar.
Yanlış sadakat, geleneği sorgulanamaz ilan etmektir. Bu tutum, geleneği korumaz; onu hayattan koparır. Doğru sorumluluk ise geleneği eleştirel bir bilinçle sürdürmektir. Hangi unsurun hâlâ ısıttığını, hangisinin yalnızca geçmişten kalan bir iz olduğunu ayırt edebilmektir.
Küllere tapmak kolaydır; çünkü düşünmeyi gerektirmez. Ateşi korumak ise emek ister, idrak ister ve cesaret ister. Bir toplumun olgunluğu da burada başlar.
Gelenek, geçmişe duyulan romantik bir özlem değil; geleceğe taşınan bilinçtir. Onu yaşatan, biçimlerin aynen tekrarı değil; anlamın sürekliliğidir. Küller hatıradır, ama ateş hayattır.
Bu nedenle asıl soru şudur: Koruduğumuz şey hâlâ ısıtıyor mu, yoksa sadece elimizi kirleten bir kül mü? Bu soruya dürüstçe cevap verebilen toplumlar, geleneği gerçekten yaşatabilen toplumlardır.
DİLEĞİM, GEÇMİŞİN O GÜÇLÜ ATEŞİNİ DAHA DA GÜÇLENDİREREK GELECEĞE TAŞIMAK.