Bu hafta sonu, bir film üzerinden, “Güç, Yalnızlık ve Kayıp Masumiyet” odaklı bir sohbet edelim. Ama düşünerek, ne dediğimizi değil, ne demek istediğimizi anlamaya çalışarak.
Film: Citizen Kane (Yurttaş Kane). 1941 yapımı. Sinema tarihinin en önemli filmlerinden biri değil, en önemli filmi. Filmin ilk sahnesinde yaşlı bir adam, malikanesinde, son nefesini verirken, zor anlaşılan bir sesle, “Rosebud” der. Rose gül, bud tomurcuk demektir. Bakıcısı gelir, yüzünü örter ve gider.
Bir gazeteciye bu çok zengin ve gizemli adamın hayatını öğrenme görevi verilir. Charles Foster Kane, henüz çocukken ailesinden koparılır, bir sözleşmeyle başka bir hayata “devredilir”. Bu sadece dramatik bir başlangıç değil, karla kaplı bahçede kızağıyla oynamaktan mutlu Kane’in tüm kişiliğinin anahtarıdır.
Kane şunu öğrenmiştir: Sevgi koşulludur. İnsanlar terk edebilir. Güvende olmak için güçlü olmak gerekir. Ve sonraki hayatında hırs, kontrol arzusu ve terk edilme korkusu gibi travmaları yaşar. Duygusal olarak o karlı bahçede kalmıştır.
Büyüdüğünde bir medya imparatorluğu kurar, siyasete atılır, kamuoyu oluşturur. İnsanları etkiler, yönlendirir, şekillendirir. Ama ruhunda hep bir şey eksiktir: Onaylanma ve sevilme duygusu. Sevgiyi hep insanların hayatlarını finanse etmekte, kariyerlerini kontrol etmekte ve sadakat talep etmekte arar.
Oysa sevgi, kontrolle ters orantılıdır. Kane bunu kavrayamaz. İkinci eşi Susan, şöhreti sönmekte olan bir opera sanatçısıdır. Kane onu sahneye zorlar. Bu, aslında kendi başarısızlık korkusunu bastırma çabasıdır. Ona filme damgasını vuran şu sözü söyler: “I know what it is to be young but you don’t know what it is to be old.” Yani, “Ben genç olmanın ne demek olduğunu biliyorum, ama sen yaşlılığın ne demek olduğunu bilmiyorsun.” Bu ise empati kurmak değil, kendi korkusunu üstünlükle maskeleme çabasıdır.
Kane’in devasa malikanesi Xanadu, dışarıdan muhteşemdir; içeriden ise yankılı ve boştur. Mekân, karakterin iç dünyasının mimari karşılığıdır. Kane’in hayatında insanlar vardır ama ilişkiler yoktur. Eşyalar vardır ama anlam yoktur. Güç vardır ama huzur yoktur.
Kane’i gazeteciye farklı insanlar farklı şekilde anlatırlar. Çünkü, Bir insanın özü, tek bir bakış açısından kavranamaz. Gazeteci Rosebud’ın ne olduğunu bir türlü çözemez.
Filmin sonunda anlaşılır ki, “Rosebud” bir kızaktır ve görünmez bir el tarafından şömineye atılarak yakılır. Kane’in hayatı boyunca aradığı şey güç değil, başarı değil, hatta aşk bile değil, kaybettiği masumiyettir. Çocukken sahip olduğu koşulsuz aidiyet duygusu bir daha geri gelmeyecektir. Kane’in yaptığı her şey (gazete satın almak, insanları etkilemek, kariyerler inşa etmek) beyhudedir.
Bazı kayıplar telafi edilemez; yalnızca bastırılır ve bastırılan şey, yaşlılıkta geri döner. Film yaşlanmayı bilgelik olarak sunmaz. Kane yaşlanır, ama olgunlaşmaz. Güç kazanır, ama derinleşmez. Çünkü kendisiyle yüzleşmez. Kendisine bile yalan söyler. Yalnız kalmamak için insanları yanında tutar; ama onları gerçekten görmez. Sevgi ister; ama sevilebilir olmayı göze almaz. Trajedisi budur.
Biliyorum, güzel bir sohbet olmadı çünkü her şeyi anlatamadım. Ama filmde öyle sözler, öyle simgeler, öyle derin felsefe var ki, seyretmeden tamamının anlaşılması mümkün değil. Ben sadece hatırlatabilir miyim acaba, diye düşündüm. Bir film tavsiyesi sayın.
İYİ HAFTA SONLARI…