​İZAN 4 / SORUMLU(MU)YUZ

Durmadan sesler alacak/Sesler vereceksin/Uyuyamayacaksın/Düzelmeden memleketin hali/Düzelmeden dünyanın hali/Gözüne uyku giremez ki...

...
Memleketinin hali/Seni seslerle uyandıracak/
Oturup yazacaksın/Çünkü sen artık o sen değilsin/
Sen şimdi ıssız bir telgrafhane gibisin/
Durmadan sesler alacak/Sesler vereceksin/Uyuyamayacaksın/Düzelmeden memleketin hali/Düzelmeden dünyanın hali/Gözüne uyku giremez ki...
...
Haberler alacaksın/Kötü haberler/
Sarsılacaksın/Ağlayacaksın/Düşüneceksin
"Neden böyle?" diyeceksin/Neden böyle bu insanlar
/Neden böyle bu dünya/Neden böyle bu memleket?

Uyumayacaksın/Bir sis çanı gibi gecenin içinde/
Ta gün ışıyıncaya kadar/Vakur, metin, sade
Çalacaksın.​"- Melih Cevdet ANDAY
*
​Yıl 2026;
Günübirlik yaşam, yorgun ruhlar, normalleşen anormallikler...
"Soluk alamıyor boğuluyoruz, elimiz ayağımız zincirlenmiş, beynimiz de durmuş...
Tıpkı ağa takılmış balık gibi bağırmak istesek sesimiz çıkmıyor, çırpınmak istesek kımıldayamıyoruz."¹

Baksanıza, her yerde her şeyde bir çürüme, yoksulluk gırtlağa kadar, cehalet ise zirvede...
Adeta bir çöküşün kronolojisi gibi ve bindik bir alamete kıyamete mi gidiyoruz yoksa böyle bir düzene teslim mi olduk?

Elalem "tesadüfen ölürken bizler "zeka, beka ve keyifler keka!" modunda tesadüfen yaşamıyor muyuz?

Bir memleket bu hale nasıl gelir, "bizi yoksul kılan bir zihniyet, bir zehirli üslup mu var?"² ve "bugün dünü arıyoruz, yarın da bugünü arayacağımızdan da şüphemiz yok gibi..."³ diyebileceğimiz say say bitmez!  soru(n)lar ve de yok oluşa sürüklenen  insanların hâli n'olacak?

Kötülüğün ve yozlaşmanın 'kanıksandığı ve sıradanlaştığı', gücün erdemi ezdiği, zorbalığın bir iletişim dili haline geldiği çağımızın bu kahrolası düzeni için 'dünya kökünden bozulmuş' diyerek bir
düzene girmesini istiyoruz ama çaba göstermiyor ve bunu dert etmediğimiz gibi 'canım, herkes öyle, herkes benim gibi' diyerek rahatlıyor ve kendimizi haklı bulmuyor muyuz? Bu durum, bir sürü psikolojisi ve çok düşündürücü"⁴ olmakla sessizce ortak olalım ve kendi özümüzü unutup geçelim mi?

Bildiğimizi yapabilme ya da söyleyebilme cesareti ile başkasından bekleme duyarsızlığı arasında kritik ve zor bir çaresizlik olsa da, "bırak dünya seni değiştirsin ki sen de dünyayı değiştirebilesin"⁵ sözü bir işaret olamaz mı?

Ne yaşarsak yaşayalım, bu topraklarda umut, akıl ve vicdanın ışığıyla yeniden doğmak mümkün...
Ahval ve şeraitin en ağır olduğu zamanlarda akıl ve bilimi rehber edinerek en iyisini, en doğrusunu yapma iradesini gösteren ve “uyuşukluk ölümün kardeşidir, ben öğrendiğim ve düşündüğüm her iyi şeyi mutlaka uygulamışımdır" diyen içimizden biri var: Gazi Mustafa Kemal Atatürk...

Eğer bilenler bilmez, konuşması gerekenler dilsiz olursa o ölüm uykusundan o cendereden nasıl çıkılabilir?
​Toplumsal bir cinnete dönüşen tüm kötülükler; iyi ya da kötü olmaya kendi başına karar ver(e)meyen, varlıklarını bilgiyle, üretimle, fikirle değil de güçle besleyip öfke ve tahakkümle tamamlayan insanlarca yapılıyor; artık bilincin yerine refleks, düşüncenin yerine slogan, bilginin yerine inanç geçmiş oluyor ki, bugün yaşadığımız sorunların temelinde de zihinlerdeki bu çöküş var. Neticede en küçük sarsıntı dahi felakete dönüşüyor ve bedelini de “sessiz çoğunluk” toplum ödemektedir.

Gerçekten,"bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın" diyerek yaşatılan yılanların bir sonraki hedefi mi olalım? Bugün göz yumduklarımız, yarın bize göz açtırmayacak olanlar değil midir? Eğer aklın yerini teslimiyet almışsa yani düşünmediği, sorgulamadığı ve sustuğu için salt izleyen, normal gören ve alışanlar varsa, bu sadece bir cehalet değil vicdanlarının da iflası demektir. Artık aptallığın cesaret bulacağı o ortamda 'karanlığın ışığı suçlayacağı',  adaletin değil otoritenin konuşur hale geleceği muhakkaktır ki, toplumun bireyden daha tehlikeli olabileceği böyle bir ortamda o kötülüklerden bizi kim koruyacaktır?"⁶

Bakınız! Günümüzde yakına uzağa demokrasi ve uygarlık taşıdığını ileri süren bir emperyalizm var ve "suçsuz, günahsız demiyor dinlemiyor, dövmek bir yana engelli bırakıyor, yetmezse öldürüyor bile!"⁷
Neden?
​Sanki dünyada yeterince acı yokmuş gibi.. İnsanlar neden insanlara acı vermek istiyor?  Biz,  "bu zorbalıklar dünyasını sevmiyoruz ve içimiz de onu sevecek kadar bozuk değil ama hatalarımız yok mu? Elbette duyarsız, sorumsuz hatta pasif olduğumuzu düşünen ve bekleyenler her daim olacaktır ama 21. yüzyılda;
-Güçlülerin hâkimiyetinde ortaya çıkan küçük büyük sorunları umursuyor muyuz?
-Sosyal medyada kurduğumuz o sanal dünyanın, bir gün dışarıdaki dünyanın çöküşüyle birlikte yerle bir olacağını hiç düşündük mü?
-Adeta ye, iç!... Yat, kalk! modunda ömür harcıyor ve adına da 'yaşamak!' demiyor muyuz?

"Toplumun büyük kısmının aynı yanlış değerlere veya psikolojik çıkmazlara sahip olması normal kabul edilemeyeceği gibi aklı başında olunduğu anlamına da gel(e)meyeceği"⁸ unutulmamalıdır.
Salt 'dijitale bağımlı' olanda dahi akıl ve vicdan kalabilir mi diye hiç düşündünüz mü? Belki de bu yokoluşun bir sebebi de "Aklın İntiharı"dır.
Zira, tüm insanî değerleri yozlaştıran; cana, mala, vatana kasdeden; insanlığın geleceğini yok edecek o kötülükleri görmemize rağmen sessiz ve tepkisiz kaldığımızda suçsuz ya da mağdur değil suç ortağı olmaz mıyız? Ne dersiniz?

Sen ki, üç tarafı deniz, dört tarafı hasım dolu, cennet gibi bir vatanın bir bireyisin ve  "kendinden dışarı çıkıp kendine bakmadıkça kim olduğunu asla bilemezsin. Hatta "gözlerin karanlığa alışması gibi cehalete, kabalığa, safsataya ve niteliksizliğe alışmış ve kanıksamış hatta bilgelik, nezaket, ahlak ve ehil olmak sana karanlık ve ürkütücü de gelebilir"⁶ ama unutma ki "sorgulanmamış bir hayat yaşanmaya değmez"⁹, zira "yaşadığımızın farkına var(a)mayacak olduktan sonra ne diye yaşıyoruz? Dünyayı adamakıllı görmeden, ne olduğunu anlamadan buradan gidecek olduktan sonra ne diye buraya geldik?"¹⁰ söyler misiniz?

Gerçekten, o suskunluk, o pasiflik kaderimiz değil, doğru bir irade ve sorumlulukla sorunlara akılla yaklaşarak; değişim için düşünmek, sorgulamak ve bir ses vermek, o an geldiğinde de "ben” olabilmek, "biz” diyerek o ilk adımı atmak gerekir ki, "dünyayı değiştirecek olanlar, onu bir nesne gibi değil, kendi eserleri gibi gören uyanan" ve "mağaradan çıkıp güneşi yani hakikati görenlerdir."

Mesela İzmir’de tek tabancasıyla koca bir orduya 'dur' diyen Hasan Tahsin’in o ilk kurşununda ya da 10 yaşında bir fabrikadan kaçıp zincirlerini kıran ve 'çocukların elinde kalem olmalı' diyerek dünyaya kafa tutan Iqbal Masih’in o Ey! sesini duyabilmelisin.  Onlar, 'yalnız ne yapabilirim?' demedi ve cesaretle o ilk adımı atarak tarihin akışını da değiştirdiler. Zira, insanın inandığını haykırabilmesinin dünyanın en büyük onuru ve mutluluğu, aksini savunmanın ise en büyük onursuzluk, ıstırap ve vicdan azabı"¹¹ olduğunun bilincindeydiler.

Bakınız, "sessizlik suçu büyütür,devamlılığını sağlar ve kötü olan her şeye “perde’’ olurken de insanlık adına büyük suçların ortağı ve yaratıcısı da olur. Eğer güç denetlenip sorgulanmaz ise suçlular ordusu yaratır; güç, para, statü, korku zincirinde 'bana dokunma' ya da 'beni karıştırma!' güdümüyle susarsan, bilmelisin ki günlük yaşamında boğulman kaçınılmazdır"¹²

Esasen bir öfke ya da lanet okumakta tepkidir ve hâlâ bir vicdanın varlığını da gösterir ama alışmak  ve kanıksamak bir tepkisizlik ve adeta ruhun teslim olmasıdır ve daha büyük bir felakettir.

Artık, insanoğlu dünyada olup bitenle yüzleşmeli ve “hayatın anlamsızlığına rağmen direnmek gerekir”¹³ sözünü de bu çürümeye karşı bir feryat bir yol haritası olarak görmelidir. Eğer cahil cesaretine hapsolmak istemiyorsa iyi düşünüp taşınmalı, aklı ve vicdanıyla; susmak değil itiraz etmek, unutmak değil hatırlamak, öfkelenmek değil sevmek için kendi çizgisinin yönünü çizmeli ki, röntgeni çekildiğinde kemikleri değil, omurgası gözüksün.

Zira, sessizlik dünyasında sadece otorite konuşacağından "tek başına olduğunu sananlar, topluca ortadan kaldırılırlar."¹⁴ Bu nedenle anlamsızlığa meydan okumak ve doğru istikamette yürümek, zihninizin efendisi olduğunuz kadar vicdanınızın da işçisi olunmalıdır: izan, son sözü her zaman vicdanlara bırakır.

Bilmelisiniz ki, "var olmak hep değişmek, değişmek olgunlaşmak, olgunlaşmak ise sürekli kendini yeniden keşfetmek demektir”¹⁵ zira insan, açtığı her yeni kapıyla kabuğunu kırar, cehaletin ve bilgisizliğin koridorlarından çıkıp hakikate doğru yürüdükçe özgürleşirken,  ezberlenmiş doğruların tutsağı değil kendi sorularının, kendi arayışlarının mimarı olur.

Önceki yazılarımızda;
Bilgiye sarılmanın "Oku!" emriyle başladığı, bilgiyi akıl süzgecinden geçirmenin "Düşün!" uyarısıyla mümkün olduğu ve bizi insan kılan asıl cevherin ise "Umursamak!" yani vicdan olduğunu ele aldık.

Okumanın zihni açmaya yani öğrenmeye, düşünmenin doğru yolu görmeye ve umursamanın ise bazen içimizi kalplerimizi sızlatsa da bir "uyanma", bir "uygulama" gerçekleş(tire)mediği takdirde bir kederden öteye geçilemiyeceğini, adeta celladına aşık bir toplumun 'konforlu' uykusunda kalınacağını önemle belirttik. Bu yüzden öğrenmek sadece anlamak değil o dünyanın içinde kendi yerini, kendi sesini ve nihayetinde kendi özünü yeniden inşa etmek 'ben' olmaktır.

Ve uyanmak dediğimiz de  zihne vurulan o görünmez prangaları parçalamak ve "işte bu!" diye yutturulan gölgelerin de aslında birer masal olduğunu görebilmektir.

Özellikle az gelişmiş ülkelerde "bilenlerin" sessizliğini, "bilmeyenlerin" de cahil cesaretiyle kürsüleri işgal ettiğini düşünürsek artık bir tercih değil varoluş meselesi sözkonusudur. Cahillikten çıkar sağlayanlar, "uyuyun, hayal aleminde mesai yapın" diyerek yeni yeni oyuncaklar, masallar üretmeye devam etmiyorlar mı? Biraz düşünün ve sorgulayın!

Peki!
Okuduk, düşündük, umursadık ve de uyandık diyelim, şimdi n'olacak?
​Bilgi, hayatın içine nüfuz etmedikçe sadece kütüphanelerde tozlanmaya mahkûm bir kâğıt yığını olduğuna göre o bilginin eyleme dönüşmesi için Sapere Aude! yani "Uygulamaya cesaret et!"¹⁶ çağrısıyla hakikati her alanda hayata geçirmeli ki, mesela sömürgeci ruha karşı sefalete bırakılanların onurunu savunabilmek ya da liyakatin yerine sadakati koyanlara "hayır" diyebilmek mümkün olsun. Bu, "dünyanın en zor işi" de olsa insan olmanın gereği olarak, mesela Nutuk’u okuyup istiklali savunmamak, Kur’an’ı okuyup adaletsizliğe göz yummak ya da bilimi konuşup hurafeye biat etmek; bilginin kendisine de bir ihanet sayılır.
Unutma ki, "bu topraklar, 'yapacağız' diyenlerin değil, elindeki kozun farkında olup 'böyle yapılır' diyerek sorunları çözenlerin yurdudur."¹⁷ ve Atatürk'ün dediği gibi, "yapmamıza imkân veren işleri yapmazsak, tarih bizi kınar ve sorumlu tutar..."

Toplumun sessizliğini, zihinlerde bir değirmen gibi öğütüp ondan bir fikir, bir itiraz üretebilmek;
dünyayı kökü kendimizde olan bir sarmaşık gibi hissetmek; kötülükten de iyilikten de bizzat sorumlu olduğumuzu sezebilmektir mesele...

İnsan, başkasının ağırlığını hafiflettiği ölçüde kendi ruhundaki yükten de arınır. Hayatın gerçek anlamı birbirinin yoluna taş koymakta değil; bu zorlu yolculuğu biraz daha katlanılır, biraz daha ‘insanca’ kılmakta yatar. "İdeal bir hayatı anlamlı kılan temel taşlar; iyi arkadaşlar, iyi kitaplar ve başını yastığa koyunca uyuyabilen bir vicdan…”¹⁸ derler. Acaba,
"insan dediğimiz şey; parçalarla kurulan bir beden midir yoksa hayatın, alınan kararların, taşınan yüklerin sonucu mudur?
Bir organ, bir işlev, bir eksikse o beden tamamlanabilir ama o geçmiş, o hafıza, o vicdan tamir edilebilir mi?"¹⁹

Ya da haklı bir 'serzenişle; "yaşananlara üç beş kişi dışında  kafa yoran yok ve onlar da sesini duyuramıyorsa asıl sorun, kafalarda 'sebep' kavramının olmamasıdır. Hep ‘kader! deniyor, ‘Allah’ın takdiri’ deniyor ve beyin o anda dışlanıyor, akıl işlevsiz kalıyor, işlemez hale getiriliyor. Ne yazık ki, 1400 yıldır, bu böyle…Nice kuşaklar geldi geçti ama zihniyet değişmedi. Sanki 'genetik miras' gibi..."⁴

“İnsan, gerek özündeki ve gerekse dünyasında yarattığı artı değerlerle hiçliğe ve anlamsızlığa meydan okuyabilirse vardır. Aksi takdirde insanlığa sunacağı bir şey kalmaz."²⁰

Hani denir ya?
'En iyi dostlar hiç tanımadıklarımızdır diye…
Keşke dünya; Britanya ruhunu, Amerikan emperyalizmini, İsrail yayılmacılığını hiç tanımasaydı, görmeseydi...İnsanlığın kurtuluşu, ahlak ve hukukun kardeşliğinden geçiyor ama onlarda yok ki!
Aslında dayatılan şeyler, nefreti doğurur ama ne ülkemiz ne de sömürülen ülkeler, bırakın bunları kendilerinden nefret eder halde yaşamaya devam etmiyorlar mı?"²¹

Oysa, "ne kadar oynadığın değil, oyun parkında; neyi, nasıl oynadığın önemlidir..."²²

Her sabah uyandığında, "bugün bencillikle, kıskançlıkla ve cehaletle karşılaşacağım ama erdemimi koruyacağım ve başkasının kusurunun beni yoldan çıkarmasına asla izin vermeyeceğim"²³ diyerek oyun parkına git;  bu dünyadaki hasetlerin, hırsların ve kötü huyların öbür dünyada akrep ve yılan olup sokacağını da düşün ve sakın kendi ibadetine güvenip de başkalarını hor görme, kibre düşme ve zulmetme!

Sırada, 'bir delinin ruh hali' var;
"Ben" diyor deli, "senin söylemek isteyip de söyleyemediğin sözleri söyledim hatta yapmak isteyip de kendini tuttuğun şeyleri de yaptım. Sen ise akıllı olduğun için yavaş yavaş kendini öldürürken, ben hayatı dolu dolu yaşadım. Sence ben bir deliyim..! Ama bence de sen bir ölüsün."²⁴

“Büyük ve imkânsız olanı denerken ölmekten daha iyi bir yaşam amacı bilmiyorum. Bir şeyin imkansız görünmesi, onun peşinden gitmemek için bir neden olmamalıdır. Onu peşinden gitmeye değer kılan da tam olarak budur. Başarı kesin olsaydı ve risk olmasaydı cesaret ve büyüklük nerede olurdu? Tek gerçek başarısızlık, hayatın zorluklarından kaçmaktır.” - Nietzsche²⁵

Değerli okurlar,
​"Cehaletin karanlığında mesuliyetimizin esbab-ı mucibesi" noktasında son karar senin;
Ya delisindir ya da akıllı!
Ya hayattasın ya da ölü!

​Suat Umutlu / 07 Şubat 2026

​DİPNOTLAR:
¹ Gürcan Banger (1953-): Eskişehir. İktisatçı ve yazar. İstikbal gazetesinde köşe yazarlığı yapıyor.
² Sedat Demirkaya: Denizli, Çivril doğumlu. Emekli öğretmen ve şairdir. İki'den Büyük Bir adlı şiir kitabı var.
³ Orhan Kemal (1914-1970): Romancı ve oyun yazarı. Bereketli Topraklar Üzerinde, Hanımın Çiftliği ve 72. Koğuş önemli eserleridir.
⁴ Cihan Dura (1942-): Akademisyen ve yazar.
⁵ Che Guevara (1928-1967): Arjantinli doktor ve yazar. Küba Devrimi'nin önemli liderlerindendir.
⁶ Sadık Çelik: Cumhuriyet Gazetesi köşe yazarı.
⁷ Ceyhun Balcı (1965-): Hekim (kardiyolog); Azim ve Karar, Cumhuriyetçi Yorum gibi mecralarda yazmaktadır.
⁸ Erich Fromm (1900-1980); Yahudi asıllı Alman psikolog ve filozof. Psikanalizi toplum eleştirisiyle birleştirerek bireyin modern toplumdaki yabancılaşmasını ve özgürlükten kaçışını inceleyen 'Hümanist Psikanaliz' ekolünün kurucusudur."
⁹ Sokrates (MÖ 470-399): Antik Yunan filozofu; öğretileri öğrencisi Platon aracılığıyla günümüze ulaşmıştır.
¹⁰ Sabahattin Ali (1907-1948): Yazar, şair ve öğretmen. Kuyucaklı Yusuf, Kürk Mantolu Madonna gibi eserleri vardır.
¹¹ Ahmet Zorlu: Kayseri Yerel Haber gazetesinde köşe yazarlığı ve TV yorumculuğu yapmaktadır.
¹² İsmet Orhan: Gazeteci, yazar.
¹³ Albert Camus (1913-1960): Fransız yazar ve filozof. Varoluşçuluğun öncüsüdür. Adaletsizliğe karşı "başkaldıran insan"ı anlatır; 1957 Nobel Edebiyat Ödülü sahibidir.
¹⁴ Ataol Behramoğlu (1942-): Şair, yazar, çevirmen ve fikir adamı. Toplumcu şairlerin önemli temsilcilerindendir.
¹⁵ Henri Bergson (1859-1941): Fransız filozof ve yazar. Sezgiyi rasyonel zekânın üstünde tutan felsefesiyle tanınır. 1927 Nobel Edebiyat Ödülü sahibidir.
¹⁶ Immanuel Kant (1724-1804): Alman filozof. Alman klasik felsefesinin kurucusu kabul edilir.
¹⁷ Türker Ertürk: Emekli deniz amirali. Askerî ve stratejik konulardaki analizleri ve köşe yazılarıyla tanınır.
¹⁸ Mark Twain (1835-1910): ABD'li mizahçı, roman yazarı. Amerikan edebiyatının "babası" kabul edilen dev isimdir.
¹⁹ Dilara Sözen. Eskişehir. Yazar, "İz Bırakan Cümleler" platformu
²⁰ Şükrü Alkan: Felsefeci, araştırmacı yazar.
²¹ İsmet Orhan: Gazeteci, yazar.
²² Ayten Özkan: Eskişehir. Yazar, şair. Kısa öykülerinde yaşamı çözen bir büyü olduğu
²³ Marcus Aurelius (MS 121-180): Roma İmparatoru ve Stoacı filozof. "Kendime Düşünceler" eseriyle erdemi ve toplumsal sorumluluğu savunmuştur.
²⁴ Fyodor Dostoyevski (1821…


SUAT UMUTLU

7.02.2026 18:27:00

YAZARLAR


Düzgün COŞKUN Yazdı/ ADANA "KAN" KAYBEDİYOR!

TGC MEDYADA ETİK İZLEME BÜLTENİ’Nİ YAYINLADI

TGC: DEPREMDE KAYBETTİĞİMİZ MESLEKTAŞLARIMIZ İLE YURTTAŞLARIMIZI SEVGİ VE SAYGIYLA ANIYORUZ

Ergül HALİSÇELİK Yazdı / KARTTAN KONUTA BORÇ KISKACI: TÜRKİYE'DE GEÇİM ARTIK KREDİLİ

VALİ YAVUZ’DAN DEPREM PAYLAŞIMI

LÜTFİ SAVAŞ’TAN ZEYDAN KARALAR PAYLAŞIMI

GÜRSEL TEKİN’DEN ZEYDAN KARALAR PAYLAŞIMI

AK PARTİLİ TAYYAR: TAHLİYE DOĞRU VE YERİNDE BİR KARAR

SİLİVRİ’DEN ÇIKTI, ADANA’YA GELDİ, DEPREM ANMA ETKİNLİĞİNE KATILDI

“TÜRKİYE, KANSERİN ERKEN TANI VE TEDAVİSİNDE GÜÇLÜ BİR NOKTAYA ULAŞTI”

Düzgün COŞKUN Yazdı/ TARİHSEL DEĞERİNE SAHİP ÇIK ADANA!

ZEYDAN KARALAR CEZAEVİNDEN ÇIKTI

Nazım ALPMAN Yazdı/ HAPİSHANELER LİGİNDE AVRUPA ŞAMPİYONU!

ADANA’DA YAŞAR KEMAL GÜNLERİ

"KASIM GÜLEK’ KÖPRÜSÜNDE YIKIM BAŞLIYOR

FATIH ERAY:  “DERTLIYIM”

ULUSLARARASI GASTRONOMİ FİLM FESTİVALİ HEYECANI