“Köylü” denildiğinde yalnızca yerleşim yeriyle sınırlı bir tanım yapılmaz; aynı zamanda ekonomik üretim biçimi, kültürel değerler, toplumsal ilişkiler, dilsel çağrışımlar da bu kavrama eklenir. Bu nedenle köylü denildiğinde köyde yaşayan kişi, tarımla uğraşan üretici, hayvancılıkla geçinen emekçi, geleneksel kültürü sürdüren topluluk üyesi, doğayla iç içe yaşayan insan anlaşılır.
Büyük Önder Mustafa Kemal Atatürk, “Köylü milletin efendisidir” diyerek toplumsal yapının en sağlam dayanağını tanımlamıştı. Bugün “efendilik” kavramı ağır bir yoksulluğa, belirsizliğe, terk edilmişliğe dönüşmüş durumda. Anadolu köylerinde yaşam zorlaştı; toprak susuz, ahırlar boş, traktörler kontak kapatmış durumda... Köylü toprağını işleyemez, hayvanını besleyemez, çocuklarını köyünde tutamaz duruma geldi. Kendi yurdunda yabancılaştırılan üretici için sorma zamanı: Bu kuşatılmışlık karşısında ne yapmalı?
***
Türkiye İstatistik Kurumu verilerine göre son yirmi yılda köy nüfusu yüzde otuzdan fazla azaldı. 2000’lerin başında toplam nüfusun üçte biri köylerde yaşarken bugün bu oran beşte bire düştü. Genç kuşak köyden kente göç ediyor, 18–35 yaş arası kırsal nüfusun yarısından fazlası artık kentlerde yaşıyor. Bu göç, köyleri yaşlıların barınağına dönüştürdü. Gençler köylü olmanın bir “yoksulluk yazgısı” olduğuna inandırıldığı için kentlerin varoşlarına, güvencesiz işlere yöneliyor. Oysa köyleri yeniden canlandırmak için gençlerin emek gücüne, teknolojiye yatkınlığına gereksinim var.
***
Köylü toprağını ekecek, hayvanını yetiştirecek, gelecek sunacak da; nasıl? Yerel olmayan tohum, pahalı gübre, mazot yükü köylünün toprağa sarılmasını her geçen gün güçleştiriyor. Çiftçi ektiği ürünün karşılığını alamadıkça borç sarmalına sürükleniyor. Banka verilerine göre çiftçi borçları 2025 sonunda 1 trilyon 120 milyar liraya ulaştı. Bu yük, üreticinin en büyük engeli... Tarım ise bir ülkenin en stratejik değeri. İlk adım olarak köylünün üzerindeki bu ağır girdi yükü ivedilikle azaltılmalı. Destekler bir ayrıcalık gibi değil, anayasal hak olarak ekimden önce sunulmalı.
Aracıların, tefecilerin, küresel şirketlerin köylünün emeğini sömürdüğü çarpık düzen temelden kaldırılmalı. Ürünün tarladaki değeri ile sofraya ulaşan fiyatı arasındaki uçurum, köylünün alın terinden çalınan boşluk. Bu boşluğu ancak köylünün kendi kuracağı, gerçek anlamda işleyen kooperatifler doldurabilir. Ortak makine parkları, ortak soğuk hava depoları kurulmalı, maliyetler düşürülmeli, köylü pazarın asıl egemeni kılınmalı.
***
Tarımı zorlaştıran bir başka etmen kontrolsüz sanayileşme ile çevre kirliliği. Üreticinin varlığını korumak, onun suyunu, otlağını, ormanını yaşanılır kılmakla olasıdır. Denetimsiz madencilik projeleriyle delik deşik edilen dağlar, zehirlenen yeraltı suları köylünün yaşam damarlarını yok etti. Otlaklar imara değil, hayvancılığa ayrılmalı. Köylü toprağını işlerken doğayla savaşmak zorunda kalmamalı, tersine doğanın en güvenilir savunucusu olarak konumlandırılmalı. Yerel tohumlar korunmalı, dışa bağımlı tarım politikaları terk edilmeli. 2025’te saman, buğday, mısır gibi temel ürünlerde dışalım beş milyon tonun üzerine çıktı. Kendi kendine yeten bir ülke olmanın yolu dışalım değil, yerli üreticiyi baş tacı etmekten geçer. “İktidarın” görevi tarım alanlarını beton yığınına çeviren rant projelerini durdurmak, toprağı korumaktır.
Köylünün emeği yalnızca kendi ailesini değil, bütün toplumu doyurur. Sofradaki ekmek, pazardaki sebze, tenceredeki süt köylünün alın terinin ürünüdür. Bu emeğin değeri küçümsendiğinde toplumun bütün dengesi bozulur. Köylü üretimden çekildiğinde kentte yaşayan da açlıkla yüzleşir. Bu nedenle köylüyü korumak, aslında ülkenin geleceğini korumaktır.
***
Sonuç olarak köylüyü yeniden “efendi” kılmanın yolu, onu üretim sürecinin en başına, hak ettiği saygınlıkla geri getirmekten geçer. Köylü örgütlenmeli, sesini yükseltmeli, emeğinin fiyatını kendi belirleyecek güce erişmeli. Devletin görevi ise köylüyü serbest piyasanın acımasızlığına bırakmak değil, onu her türlü ekonomik sarsıntıya karşı korumak.
Çiftçinin traktörü elinden alınırsa, o ülkede adalet toprağın altında kalır. Toprak doyarsa insan doyar, insan doyarsa toplum erinç bulur. Artık gerekçe üretme zamanı geçti; şimdi toprağa can, köylüye umut, üreticiye güç verme günüdür.