Çocukluğumuzun Adana’sında birkaç mahalle vardı. Kuzeyde, Atatürk Parkı’ndan öte ev yoktu. İstasyondan sonrakiler de zaten yazın
gidilen bağ evleriydi. Güney hattı da, Sugediği’nden başlar,
Hacıbayram’da kırılıp Erkek Lisesi’ne kadar devam ederdi. Daha
güneyindeki alanlar ise sayısız beygir dolaplarının suladığı bahçelerdi. Buralarda, denilebilir ki, dönüme bir veya en çok iki nüfus düşerdi. Doğu tarafı da, Irmakla sınırlanır, yine Sugediğinden başlayıp
Salcılar’da, yani Cumhuriyet Caddesi’nde biterdi. Karşıyaka’daki
nüfus, kayda alınmayacak kadar azdı. O zamanın meskûn mahalle
sayısı, Mermerli, Tepebağ, Sugediği, Hanedan, Sarıyakup,
Bakırsındığı, Hacıbayram, Döşeme, İstiklal, Hurmalı, Yüksekdolap,
Çarçabuk, Reşatbey, Hacısofu, Çınarlı, Alidede, Sarıyakup,
Tabakhane (Debbağhane) ve şu anda anımsayamadığımız birkaçı ile
sınırlıydı.
Sugediği’ni ele alalım. Bilir misiniz neden Sugediği demişler?
Şunun için demişler; çünkü oralar su gediği imiş… Çok net olmadı değil
mi? Açalım o halde…
Efendim, Eski Vilayet binamızın olduğu alan Güneyinden tutun, Hasanaa
(Hasan Ağa) Camii’nin güneyinden taa Saydam Caddesine kadar olan
alanlar, bir vakitler Seyhan Nehri’nin istilâsı altındaymış. Yani, nehir,
Taşköprü’yü geçtikten bir buçuk-iki kilometre kadar sonra, sağ sahilde
içeriye giriyor ve bir koca göl yapıyormuş. Bu göle de, su tarafından
yapılmış gedik anlamında “Su gediği” denilirmiş. Gel zaman, git zaman, 18’inci yüzyıla doğru, bu gediği dolduran suyun etrafına göz alıcı bahçeli konaklar yapılmış. Hele ki 1860’lı yıllarda, pamuğumuzu kapışabilmek amacıyla Adana’yı istila eden Avrupa ahfadı için yeni yalılar, bahçeli evler birbirini takip etmiş. Yani, Sarıyakup Mahallesi’nin omurgası o zamanlar atılmış.
İnsanoğlu doğa’nın neresine el atarsa, orası bozulur… Belki de aynı
nedenle burada da su gediği önce yavaş yavaş olsa bile sonradan hızla
dolmuş. Ne kadar hızla dolmuş, onu da şöyle anlatmaya çalışalım. 1919-
21 yıllarında Adana’yı yöneten Fransızlar zamanında yapılmış haritaya
göre, su gediği yavaş yavaş orası burası dolmuş bir yarı bataklık gibi.
Demek ki, seddeye kadar dayanan mahalle haline dönüşü, 30’lu
yıllara falan denk gelir. Muhayyile ile ifade ediyoruz; atamız bakmış ki
burası bir Mahalle oldu, isim gerek, “Ne olsun, ne olsun?” diye fikir
alışverişinde bulunmuştur elbet:
- Anniycaın, burası da eyitten bir mahalle oldu, isim koymak gerek!
- Neresini diyon gadasını aldığım?
- Şu senin su gediği var tamaaan (hani, var ya), orası doldu ya!
- Heye be, hakkaten de dolmuş. Bayaktan (sabahleyin) ordan
geçtim, ben de tahayyürle (hayret ederek) baktım. Gendi
gendime, (Bak lan hele şu su gediğine) dedim, (dün neydiii,
böön (Bugün) n’oolmuş!..)
- Sahih (sahi), su gediği diye bişey kalmamış, sırf mahalle
Allah’ıma, Kitabıma…
Velhasıl, “su gediği aşağı, su gediği yukarı” derken insanlar isim
araya dursunlar, millet yer tarif ederken “Su gediğinde oturuyoruz…”
falan demeye başlamış. Bir de fark etmişler ki zaten mahallenin kadiiim
zamandan gelme adı var. “Aamaaan…” demişler, “Bundan iyi isim mi
bulunacaktı zati, varsın burası da Sugediği Mahallesi oluversin…”
Bize gelince, her ne zaman sohbette “Sugediği” geçse, aklımıza
Kadıköy’ün ünlü suböreği gelir ki, eskiden çok lezizdi, mis gibi kokardı.
Şimdi ise, ne o sugediği vaaar, ne de o ünlü nefis su böreği… Açıkçası, insanlık yapmışız, her şeye su koyuvermişiz… Halen de su
koyuvermeye devam eylemekteyiz cem-ü-cümle, yani hep beraber…