Rezzak ORAL

Tarih: 13.02.2026 21:49

BANA "DENİZ" DEYİN

Facebook Twitter Linked-in

BANA "DENİZ" DEYİN

(11 Şubat 2023/ANMA)

İsminden başlarsam...

İsmini çok severdi.

Özellikle Türk solunun unutulmaz, efsane devrimcisi Deniz Gezmiş'in ceberrut faşist düzen tarafından idamının ardından "Deniz" ismi 1970'lerin ortasından itibaren Türkiye'de kız-erkek fark etmez çok popüler olmuştur.

Ama Deniz Baykal kendi doğduğu 1938'ler dönemi göz önüne alındığında, "Türkiye'nin ilk DENİZ ismi taşıyan kişilerinden birisi olduğunu" düşünüyordu.

Bu çerçevede şöyle biraz kafa yorduğumda sanıyorum Deniz Bey bu düşüncesinde haksız da sayılmazdı.

× × ×

Sade, emekçi, memur bir aileden geliyordu. Böyle bir insanın Türkiye'nin en köklü partisinin başına gelebilmesini "cumhuriyetin fazileti" sayıyor ve "TEKEL'den emekli Hüseyin Hilmi Baykal'ın oğluyum ben, ağzımda gümüş kaşıkla doğmadım" vurgusu yapıyordu.

Çocuklarına, ailesine çok düşkündü. Hele de kız çocuklarına ayrı bir değer verirdi. "Kızın yoksa evladın da yok" diyecek kadar onları önemserdi. Son döneminde kendi kızının (Prof. Dr. Aslı Baykal) etrafında pervane olarak, -biraz da abartarak- adeta onu tüm gözlerden ve hatta diyaloglardan sakınması da kaderin bir cilvesi olsa gerek.

× × ×

Deniz Bey'in etrafı "Mehmet"lerle çevrilmişti adeta. Gezilerinde en yakınında hep Mehmet Sevigen oldu yıllar boyunca. Hani eğer Deniz Baykal'ın bir "kara kutusu" varsa sanıyorum o Mehmet Sevigen'dir. Şoförü Mehmet Çakırgöl, koruması Mehmet Güleç ve sevgili torunu Mehmet Ataman... Özellikle koruması Mehmet Güleç son anlarına kadar yanından hiç ayrılmadı. Bu Mehmet'lerin hepsinin Deniz Bey'e "gönülden" bir bağlılığı ve derin bir sevgi-saygısı olduğuna yakından tanığım...

× × ×

Liderdi... Bir siyasi şahsiyet olarak Baykal'ın seveniyle, sevmeyeniyle geniş bir kesimi etkilediği muhakkak. Her siyasi gibi elbette eleştirinin de ilginin de; sevginin de, nefretin de odağındaydı. Aslında o bir avukattı, bir hukukçuydu ve tabiki kısa süreli yapmış olsa da bir akademisyendi...

En önemli özelliklerinin başında "devlet adamlığı" ve "siyaset bilimci" kimliği geliyordu. Şimdilerde popüler bir deyim var ya, "yerli ve milli" diye, işte tam öyleydi. 30 yılı aşan gazeteci takibimle rahatlıkla söyleyebilirim ki, "genel başkanlığın" ötesinde, donanımlı bir LİDERdi. Siyasetin doğasındaki çekişmeler sonucunda CHP'den kopup başka partiye giden Ahmet Güryüz Ketenci'ye bu ayrılığından bir kaç ay sonraki karşılaşmamızda, "Ahmet Abi Deniz Baykal'ı terkettin, şimdi durum nasıl, gittiğin yerden memnun musun?" diye sorunca, biraz da burada tam anlamıyla yazamayacağım kendine özgü Karadenizli argosuyla, "Sorma be Rezzak; bu Deniz Bey anasının karnından lider doğmuş" demişti.

× × ×

Deniz Bey'in müthiş bir zekası, algısı ve güçlü liderlere özgü sentezleme yetisi vardı. Yani ona akşamleyin 10 farklı toplumsal veri veya olgu sunarsanız, ertesi sabah sizin karşınıza muazzam bir sentezle çıkabilirdi.

Güne çok erken başlardı; basına, gündeme, yorumlara hakimdi. Kendisini izleyen ve çalıştıkları gazete veya televizyonların sabah gündemi için haber amaçlı arayan muhabirlere bu durumu, "Ben bir ineğim, bilgilerle beslenirim ve hergün memelerim sütle dolar, siz onu sorularınızla sağabilirsiniz" derdi.

× × ×

Kimseler kusura bakmasın... Ama Deniz Bey'in bu büyük, "lider donanımına", özellikle son genel başkanlık yıllarında -kuşkusuz çoğunluk kendi günahı ve hatası olarak olarak- ayak uyduramayan bir "siyasi kadrosu" olduğunu düşünürüm. Onun istifasının ardından gözyaşı döken bazı sakallı-sakalsız figürlerin şimdilerde AKP'de boy gösterdiğini, hatta 22 yıllık, her anlamda yorgun ve yıpranmış bir iktidarın ateşli savunuculuğuna soyunduğunu düşünürseniz daha iyi anlarsınız bunu. Detaya ve isimlere girersem kaybolurum diye bu kısa notla yetiniyorum. (Ancak Türkiye'de ve CHP'de 'Baykalcılar Grubu' olarak nitelendirilen oluşumun ilk yapı taşları Tufan Doğu, Erol Çevikçe, Eşref Erdem, Adnan Keskin, Besim Üstünel, Haluk Ülman, Tankut Akalın, Adil Ali Cinel, Mahmut Türkmenoğlu, Doğan Araslı ve Erdoğan Yetenç'i ayrı ve siyaseten 'hem etkin hem saygın' bir kulvarda değerlendiriyorum...)

× × ×

Türkiye'nin değişmesini, gerçekten dönüşmesini arzuluyordu. Gerçekçi bir projelendirme ve siyasi akılla Türkiye'nin 20 yılda Fransa veya Almanya olamasa bile en azından bir İTALYA olabileceğini, evrensel standartlara kavuşabileceğini düşünüyor ve savunuyordu. Bu çerçevede kurumsal anlamda AB'nin üzerine düşeni yerine getirmediğini, örgütsel çerçevede ise Avrupa solcularının ve sol-sosyalist partilerinin Türk soluna yeterli duyarlılığı göstermediğini ve gerekli yardımı yapmadığını düşünüyordu. Bu düşüncelerini onların yüzüne de vurmaktan çekinmezdi. Bu çerçevede şakayla karışık AB içindeki sol oluşum olan PES'i birçok platformdaki sıkı presiyle "pes ettirdiği" tespiti yapılırdı.

× × ×

CHP'nin de özellikle örgütsel ve genel yönetim anlamında "zamanın ruhuna" uygun dizayn edilmesi, yenilenmesi ve yapılanması üzerine kafa yoruyordu. Kendi tabiriyle genel yönetimi "hantal ve hatta külüstür" yapıda diye nitelendirir ve bunun karşıtı çağdaş bir kurumsallığı arzuladığını vurgulardı. Kendisinin de içerisinde yer aldığı merkezi yönetime bu samimi "öz eleştirisini" hem de çekinmeden bizimle de paylaşması bana hep cesurca gelmiş, dikkatimi çekmiştir. (Bu çerçevede il örgütlerinin eğitimi, il başkanlıklarına tapulu bina alınarak onların borç ve kira derdinden kurtarılması, yeni genel merkez binası, parti okulu, parti içi eğitim, parti sözcülüğünün kurulması, genel başkan iletişim koordinatörlüğü, Parti Meclisi seçiminde özel kontenjan ayrılan Bilim-Yönetim-Kültür Platformu (BYKP), parti müzesi gibi başlıklar onun döneminin icraatlarıdır.)

× × ×

İnançlıydı... Allah inancıyla birlikte gösterişsiz bir "ibadet" eğilimi vardı. Dindardı, ama dinci değildi. (Hiç unutmam, Prag’da yaşı binin üzerinde olan tarihî ağaçları incelerken, birden bire gece 24.00’te civardaki bir kilisenin çanı çalmaya başlayınca bize “sus” işareti yaptıktan sonra, “İnsana gecenin bu saatinde çan sesi huzur veriyor,” diyerek dine dar pencere den değil, saygı ve algı penceresinden baktığını ortaya koymuştu). Oruca geleneksel ölçülerde bağlıydı. İftar saatlerini heyecanla bekler ve karşılardı. Kudüs'te Mescid-i Aksa'ya gittiğimizde, "altın kaplama kubbeli" o kutsal mekanda kameralar önünde namaza durmaktan imtina etmemişti.

Kuşkusuz laikti... Cumhuriyetin demokrasi ile, demokrasinin laisizimle taçlanması gerektiğine inancı tamdı... Ancak çok kişi bilmez, özellikle 28 Şubat sürecinde çok öne çıkan ama geniş kesimlere adeta sırtını dönen katı laiklik savunucularına da mesafeliydi. O dönem özellikle deve dişi gibi büyük ve önemli iki isim dikkati çekiyordu. Gereksiz polemiklerden kaçınmak ve halen yaşadıkları için isimlerini yazmayacağım bu kişiler için birkaç gazetecinin olduğu bir sohbetimizde, "bunlar laiklik manyakları, bunlarla tüm Türkiye'yi kucaklayamazsınız, ancak dernek, vakıf bünyesinde yer alabilirler. Bir kitle partisinde olmaları, taşınmaları mümkün değildir" tespitiyle bizi oldukça şaşırtmıştı.

× × ×

Renkliydi... Evrensel değerlere, dünya kültürlerine, batı normlarına elbet bağlıydı, elbet saygılıydı. Ancak gerçek Anadoluluydu. Meclis'in bahçesindeki bir basın toplantısında, artık klasikleşen, "CHP neden hükümete destek vermiyor" söylemlerine, "Biz buğday dövücüsünün hık deyicisi değiliz" gibi oldukça yerel bir deyimle karşılık vererek özellikle genç kuşak gazetecileri şaşırtmıştı. Anadolu'nun bağrından kopan, çoğu da yaşanmış acılı hikayelerden kaynaklı olan Türkülere ise ayrı bir düşkünlüğü vardı. Özel uçaklı miting programlarının biraz da yorgun argın Ankara dönüşlerinde bizlere türkü söyletir, kendi de bazen eşlik ederdi.

Melihat Gülses son zamanlarda beğeni portföyüne girmiş sanatçılardandı... Şener Şen'in "Gönül Yarası" filmindeki Meltem Cumbul yorumuyla Malatya'nın ünlü "Sarı Etek" türküsü favorisiydi. Bu türküyü özellikle yakın arkadaşım Serhan Asker'e birkaç kere üst üste söyletip hep beraber eşlik ettiğimiz olurdu. Ben bir Diyarbakırlı olarak Karadeniz türküsü söylediğimde şaşırır, "Bakın Kürt Rezzak, Karadeniz türküsü söylüyor, üstüne de Trabzonspor'u tutuyor" diye takılırdı.

× × ×

Kuyu bir Galatasaraylı olarak benim Trabzonsporlu olmamı ise ayrıca önemserdi. Bu konuda şöyle de gülümseten bir miting anımız vardır: 2002 genel seçimlerinin ardından Trabzon'un Çaykara ilçesindeki bir mitingde ben bir önceki durakta haberimi yazıp aşağılarda halkın arasına dalmışken ismimi anons ederek otobüsün üstüne çağırmıştı. Oysa ben farkında bile değilim, o dönem muhabir olan arkadaşlardan Ali Öztunç, (Şimdi partide başarılı bir yönetici) "Abi genel başkan seni çağırıyor" deyince önce maytap geçiyor sandım; sonra kulak verdim, baktım gerçekten de ısrarla beni çağırmaya devam ediyor. Ben bir gazeteci olarak hiç alışık degilim böyle bir duruma, ama binlerce kişi de bekliyor, çaresiz çıktım otobüsün üstüne ve yanına gittim... "Çıkar bakalım Trabzonspor üyelik kartını" dedi. Çıkarttım üyelik kimliğimi. Eline aldı ve üstündeki bilgileri mikrofondan tek tek okudu ve "Bakın bu gazeteci Rezzak Oral aslen Diyarbakırlı, ama fanatik Trabzonsporlu. İşte Trabzonspor da bu ülkenin bir barış çimentosudur, birliğimizin temel simgesidir" deyince miting alanı bir anda beni bağrına basıp, yoğun alkışa boğdu. E tabi otobüsün içine inince de, "Trabzon milletvekili adaylığın hayırlı olsun" esprileri birbirini izledi...

× × ×

Malumunuz Deniz Bey tam bir sportmendi... Çok iyi bir yüzücüydü. Tam bir Antalyalıydı; tam bir deniz insanıydı. "Seçimi kaybedersem Rodos'a kadar yüzerim" sözü bir uçak sohbeti ortamında aslında espri amaçlı söylenmişti ama oradan bir gazetenin manşetine kadar da taşınmıştı.

Özellikle Oran Sitesi'nde oturduğu dönemde hem sabah yürüyüşleri, hem gazeteciler arasındaki tabiriyle kendisine eşlik eden "yürüyüş kolu" çok meşhurdu. Bu yürüyüş ekibine ilişkin anekdotlar ve kimi güncel vakalar, ekipçe bütün gizlenme çabalarına karşın yine de bizlere kadar ulaşır ve esprilere konu olurdu. Ekipteki "dokunulmazlığı olan" birinin saldırgan bir köpek tarafından yumuşak bir yerinden ısırılması bizlere günlerce gülme malzemesi olmuştu. O yürüyüşlerin birinde ormanda sevimli bir tilkiyle ahbaplık ettikleri bile olmuştu. Çok hızlı ve tempolu yürürdü, gezilerde yaşça ondan çok küçük olduğumuz halde, biz muhabirler ona yetişmek için adeta kan ter içinde kalırdık.

Hafızalarımızda otuz yılı aşan bir ataklık, çeviklik, yorulmazlık abidesi olarak yer edinince, doğrusu "tekerlekli sandalyeli" bir finali, çoğu kişi gibi ben de ona hiç ama hiç konduramamıştım.

× × ×

Entellektüel meraklıydı... Siyaseten çok donanımlıydı. Öyle ki aklınıza bile gelmeyecek konularda "yetkin" ve "bilgi" sahibiydi. Misal bir sohbette konu spesifik bir yemeğe veya yöresel bir lezzete kaysa, size kolaylıkla onun malzemelerini sayabilir, hatta teknik tarifini bile yapabilirdi. Keza bir film, bir roman konusu açılsa o filmi izlediğini veya o romanı okuduğunu hayretle gözlemlemişimdir ve çoğu kez de içimden "yahu bu siyasi hengamede, bunca yoğun gündemde bunlara ne zaman vakit bulabiliyor?" diye geçirmişimdir. Evrensel ölçülerdeki kavramları, değişimleri de takip ederdi. Takvimler 2000'e yaklaşırken, Türkiye kamuoyunda "milenyum (binyıl)" kavramını TBMM grup kürsüsünde ilk kullananlardan biriydi, keza şimdilerde çok popüler olan ve Türkçesiyle de özellikle diplomaside kullanılmaya başlanan İngilizce "vin vin (kazan kazan" deyimini 1990'ların ortasından itibaren seslendiren ilk isimlerden birisidir. Sağ ideolojinin periyodik toplantılarına ev sahipliği yapan ekonomik örgütü Davos'a karşı, sosyalistlerin Porto Allegro oluşumunun güçlendirilmesi gerektiğini ve bunun da tanınmış bir sol-sosyalist platfoma dönüşmesi gerektiğini savunan da Deniz Bey'dir.

Deniz Bey insan öykülerine, ve özellikle de "başarı hikayelerine" de özel ilgi duyardı. Merhum ünlü şair Can Yücel'in, babası efsane Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel'in günümüz siyasi profillerinde olmayan milimetrik bir hassasiyetle, "oğluna torpil yaptı" dedikodularına yol açmamak için, yurtdışına gitme hakkını "veto" etmesiyle, bunun için aylarca yaptığı tüm parasal birikimini tereddütsüz bir biçimde bu hakkı kullanacak olan liseden çok yakın arkadaşı Gazi'ye vermesi ve Ankaralı isimsiz, sıradan bir delikanlı olan Gazi'nin ise yıllar sonra dünyanın en ünlü beyin cerrahlarından Prof. Dr. Gazi Yaşargil olarak karşımıza çıkması öyküsünü anlattığımda, adeta büyülenmiş ve "Bunca merakıma rağmen ben bunu bilmiyordum, nasıl kaçırmışım, müthiş bir cumhuriyet kuşağı öyküsü" demişti. (O dönemler çalıştığım Akşam gazetesinin bu müthiş öyküyü haber olarak basmamasını da çok yadırgamış, daha sonra gazetenin Ankara Temsilcisi Nuray Başaran'ın bana atıfla köşesine öyküyü benim yazdığım şekilde, birebir aynen taşımasını takdir etmişti.)

Sıradışıydı... 2003 yılı Şubat'ında yaptığımız, önemli Londra ziyaretinde, o dönem için parti yöneticileri ve TBMM'deki CHP temsilcilerinin "rüşvet" ve benzeri iddialarının hedefindeki ünlü iş insanı (Dünyaca tanınan Londra merkezli RAMSEY markasının sahibi) Remzi Gür ile gazetecilerin eşliğinde kahvaltıda buluşmaktan çekinmemişti. Çünkü Deniz Bey, gündemdeki iddialar bir yana, Remzi Gür'ü, "Kastamonu'nun birkaç bin nüfuslu, küçücük Araç ilçesinden çıkıp Londra'da yaşayan ve gıpta ile bakılan büyük bir marka yaratmış başarı hikayesi" şeklinde değerlendiriyordu. Bu çerçevede hareket mantığı kesinlikle "sıra dışı" olmaktan yanaydı. Bu tutumunu geziyi izleyen biz muhabirlerle de paylaşmaktan hiç çekinmemişti.

İştahlıydı... Yemeğe, sağlığa çok önem verirdi. Disiplinli bir bünyesi vardı. Adeta kendini "lider kodlarıyla" eğitmişti. Sabah 07.00'de Şoför Apo'nun (Abdullah Aybek) Soyuz 7'nin (CHP seçim otobüsüne NASA'nın insansız uzay aracı isminden yola çıkarak bizzat benim taktığım lakaptır) tekerini döndürüp, genelde gece 01.00 sularında yorgun-argın bir otele varmayla sonuçlanan gezilerde saatlerce aç-susuz durur; ama yiyecek buldu mu da, üç kişilik yer ve adeta bir sonraki durağa kadar "depolama" yapardı.

Balığa, böreklere ayrı bir düşkündü. Gezilerde otobüse veya uçağa ikram edilen tepsi tepsi yiyecekleri afiyetle silip süpürürdü. İçkiyi ise gerçekten nadiren ve çok ölçülü içerdi. Ben onun iştahı karşısında, "Deniz Bey'in kahvaltıda yediği peynir bizim evin bir haftalık erzakı" esprisini yapardım.

Bakımlıydı... Saçlarına büyük özen gösterir ayrı bir severdi. Saçları çok bakımlıydı. Mitinglerde seçim otobüsünün üzerine çıkıp konuşmasını yapmak için arka taraftaki o merdiven boşluğunda heyecanla beklerken bir yandan eskise bile tamir ettirip ettirip yıllarca kullanmaya devam ettiği sarı Bond çantasındaki kırmızı, CHP logolu dosyalarını karıştırır; bir yandan da cebinden -hafif de kirlenmiş olan- beyaz şimşir tarağını çıkarır ve mutlaka defalarca saçlarını tarardı. Ama taradığı saçları otobüsün üzerinde rüzgarın da etkisiyle dalgalanır, bu durum fotoğraflarda ona ayrı bir karizma katardı.

× × ×

Hırslıydı... "Baykal" olarak siyasi profilinde en belirgin özelliği, gerçekten çok çok hırslıydı. Öyle ki ben zaman zaman "siyasi hırsı sosyolog aklının önüne geçiyor" diye düşünürdüm... "Deniz Bey" olarak ise insani yönleri çok öne çıkardı. Doğum, evlilik, ölüm gibi günlerde ilgisini eksik etmezdi. İki oğlumun doğumunda, annemin ve hemen akabinde babamın rahmeti rahmana varmasında hep samimi üzüntülerini paylaşmıştır. Kendisinin halası vefat ettiğinde eşim Arzu ile Karşıyaka Mezarlığı'na gittiğimizde çok şaşırmış, duyarlılık göstermiş, özellikle Arzu'ya teşekkür edip, "Zahmet etmişsiniz ayağınıza sağlık; Rezzak yıllardır kardeşim gibidir, çok severim" demişti. Birçok milletvekiline, hatta il başkanına eşlerini, hatta çocuklarını isimleriyle sorarak onları şaşırttığına tanığım. Tam lider tavırlıydı. Bir güncel siyasi konuyu konuşurken, birden onun ortasında pat diye sizin özel bir sorununuza ilişkin soru sorabilirdi.

İlgiliydi... 2000 yılı Temmuz'unda Milliyet'te işime son verildiği zaman kendisi partinin baraĵ altı sürecindeki nekahat dönemindeydi. Telefonum çalınca açtım, Eşref Abi (Erdem) geçmiş olsun deyip, kısa bir hal hatır faslından sonra esprili bir tonda "Büyük patron seni istiyor" diyerek telefonu Deniz Bey'e verdi. Karayoluyla sanıyorum İzmit'ten dönüyorlarmış. Abartmayım ama 25, 30 dakika Milliyet'ten çıkarılma sürecimi ve o dönem partide genel başkanlık koltuğunda oturan, aynı zamanda da gazeteci olarak meslektaşım olan Altan Öymen'in pozisyonunu hararetle irdeledi ve öz cümle, "Sen üzülme, bu aslında bana yapılmış bir operasyondur" demeye getirdi...

Duyarlıydı... Yurtiçi, yurtdışı gezilerde muhabirlerin ihtiyaçlarına, sorunlarına özen gösterilmesini isterdi. Yunanistan'ın Samos (Sisam) adasına giderken Kuşadası'nda Sabah Muhabiri Şenol Ateş'in vize sorunu çıkınca, görevlileri ikna edemeyince sabahın köründe dönemin İçişleri Bakanı Abdülkadir Aksu'yu sıcak yatağından kaldırmaktan çekinmedi ve sorunu çözerek Şenol'un geziyi izleyebilmesini sağladı. Görevlilerin "Efendim siz gecikmeden gidin, biz gazeteci arkadaşı hemen sizin arkanızdan göndeririz" önerisini kesin bir tavırla ret etti; çünkü eğer onları dinleyip Şenol'u orada bırakırsa, malum bürokrasinin onu engelleyeceğini ve geziyi izleyemeyeceğini çok iyi bilecek tecrübeye sahipti. Sonrasındaki bir duyarlılığı da yıllar sonra Şenol'dan öğrendim: Meğer sabahın köründeki o vize badiresi atlatılıp hep birlikte tekneyle Sisam'a seyir halindeyken bir ara Şenol'un kulağına eğilip, "Deniz beni burada, bu kıyıda bırakacak düşüncesi içinden geçti mi?" diye sormuş. Aynı zamanda hemşerisi de olan Şenol da güven içinde gülümseyerek, "Asla düşünmedim efendim" yanıtını vermiş.

Benim mide sorunlarımı ve kronik migren krizlerimi bile bilirdi, bir keresinde Dış İlişkiler Sorumlusu sevgili Petek Gürbüz'e, "Sen gezideki gazetecilerin sağlık sorununu, hangi ilacı içtiğini, örneğin Rezzak'ın biraz sinameki (mızmız) olduğunu bileceksin, senin bir görevin de budur" diye çıkışmış ve beni oldukça mahcup etmişti.

× × ×

Konuşkandı... Okumaya çok düşkündü... Ama ne yazık ki yazma konusunda kendi deyimiyle "oldukça tembeldi." Yaptı mı yapmadı mı bilemiyorum ama içimden hep keşke kendi kaleminden bir siyasi ve insani "anılar-düşünceler" kitabı bırakabilseydi diye geçiriyorum. Bu çerçevede Ankara Hukuk Fakültesi'nden sırf Olcay Hanımı görebilme amaçlı SBF ziyaretleri, İskenderun'da bembeyaz üniformasıyla denizci asteğmen olarak yaptığı askerliği, İsmet Paşa ile ilgili anekdotları, Zincirbozan'da özellikle Süleyman Demirel ve İhsan Sabri Çağlayangil ile ilgili anıları (Çocukluk yıllarımın radyo ajanslarından kalma en belirgin siyasi simalarından, Adalet Partisi'nin unutulmaz Dışişleri Bakanı Çağlayangil'in çok renkli bir kişiliği olduğunu ilk ondan dinlemiştim), şirin sahil ilçesi Akçakoca'da kimselere haber vermeden sessiz sedasız evliliğini ve nikahın hemen ardından ellerinde havlu-mayolarıyla denize koşup, Karadeniz'de mutluluk kulaçları atmalarını kayda geçirebilirdi diye düşünüyorum. En azından bizden birileriyle bir "nehir söyleşi" yapmasını isterdim. Ama maalesef olmadı, yapmadı, ya da yapamadı... Çünkü Deniz Bey konuşma adamıydı, konuştukça açılırdı, hatta ne açılması, bildiğin coşardı. Deniz Bey'e siz istediğiniz kadar bilgi, veri, not, dosya sunun; o kürsüye çıktımı onlara belki ancak göz ucuyla bakardı, ama asla bağlı kalmazdı. İlla da kendi okyanus misali belleğinden, memleketi Düden'den beslenen coşkun kelime şelalesinden sular seller gibi gürül gürül konuşmayı tercih ederdi. Rahmetli Bülent Ecevit'le sadece 5-6 dakika süren görüşmesini, görüşmenin ardından bize tam 50 dakika anlatması unutulmazlar arasındadır. Yine bir TBMM grup toplantısında, rozet takacağı Aşık Mahzuni Şerif gibi bir büyük üstadın önünde dakikalarca "sazın düzeni ve perdeleri" üzerine konuşabilmesi hafızamda iz bırakmıştır...

× × ×

Eğer evinde ise ve telefon çalarsa mutlaka kendisi açardı. O'ları biraz uzatıp ağdalayarak kendine has bir üslupla, 'Alooo' diyerek karşıdakinin kendisini tanıtmasını beklerdi. "Ben varken kimse telefonu açamaz" diye bu özelliğini şakaya vururdu. Önemli gördüğü bir siyasi konu veya güncel gündem maddesi varsa telefonda sayısız kişiye (genellikle de gazetecilere) anlatmaktan bıkmaz, onların dikkatini o konuya çekmeye gayret ederdi.

× × ×

İnsancıldı... Deniz Bey'in insan odaklı bir algısı vardı. 2000'lerin başındaki meşhur "Anadolu Solu" sürecinde "insan" ve "insancıllık" üzerine çok kafa yormuştu. (Bu arada bu 'Anadolu Solu' konusu üzerinde bir tarihi anekdotu aktarmak zorundayım. Şöyle ki, o konu Baykal'ın ilk kez parti meclisinde yaptığı çok uzun bir konuşmadan kaynaklanıyordu. Ben ve o dönem henüz milletvekili olmayan gazeteci büyüğüm Emin Koç, talep üzerine Baykal'ın bilgisi dahilinde 8 sayfalık GÜNDEM isimli haftalık bir resmi CHP bülteni hazırlıyorduk. O tarihi konuşmada Baykal terim anlamında aslında 'Anadolu Solu' dememişti. 'Biz aslında tercüme hareketi değiliz, özgün sol değerlere sahibiz, Anadolu'yuz' gibi bir söylem geliştirmişti. Emin Abi'yle gazeteci mantığıyla ölçüp biçtik ve 'Anadolu Hareketiyiz' veya 'Anadolu Soluyuz' başlıklarına indirgedik. Emin Abi özel bir haber takibi için genel merkezden ayrılınca da son tahlilde benim inisiyatifimle 'ANADOLU SOLUYUZ' manşetinde karar kıldık. Genelde haftanın ilk günü pazartesileri yayınlanan ve CHP'nin tüm il-ilçe başkanlıklarına postalanan o haftaki bülten bu manşetle çıktı. Ne zaman ki, o bültenden bu manşeti önce Zaman, ardından Hürriyet ve Milliyet gazeteleri kullanınca haber de bir anda patladı.) Yunus'u, Mevlana'yı, Hacı Bektaş'ı, Pir Sultan'ı, Şeyh Edebali'yi "sol perspektiften" özümsemişti. İnsanın şerefi, inancı, etnik kimliği, dini, mezhebi, dili, hakları ve hayalleri üzerine çok kafa yoruyordu, "sosyo ekonomik" pencereden anlamaya çalışıyordu. Baraj altı kalınan ve ilk kez yerel-genel ortak yapılan 1999 18 Nisan seçimlerinin ana temalarından birisi olan ve CHP seçim otobüslerini süsleyen "senin de olsun" sloganı da aslında manevi olarak bu insancıllık anlayışının bir ürünüydü. Ancak genel siyasi konjoktürün dezavantajlı ikliminde (Öcalan'ın yakalanmasının yarattığı Ecevit rüzgarı, parti içindeki ayrışmalar ve yerelde adaya oy verme genelde partiye oy vermeme gibi) kaynayıp gitmişti. Deniz Bey özellikle yeni bir bin yılın başladığı tarihsel kavşakta "insan-birey" odaklı politikaların önemini kavramıştı ve bir bütün olarak insan kavramı üzerine saatlerce konuşabilirdi...

× × ×

Atatürkçüydü... Atatürk hayranıydı. Katıksız, net... Saatlerce anlatabilirdi. En sıkıştığı anlarda, çıkışı ve gerekli motivasyon kuvvetini, bir kaç sayfa da olsa Nutuk okumakta bulduğunu söyler ve karşısındakine de aynı yöntemi uygulamasını tavsiye ederdi. Atatürk'ün "başarılı olabilme" açısından kaderinin ve kırılma noktasının, padişahın emriyle tutuklanabilme korkusuyla Erzurum'a kaygılı kaygılı giderken, kudretli Kazım Karabekir Paşa'nın, karşılama seromonisinde çok sert bir topuk selamı çakıp, "Emrinizdeyim Paşam" dediği an olduğunu çok keyifli anlatırdı. Deniz Bey'in zincirleme şekilde en azından köklü üniversitelerde 3-4 saatlik "Atatürk Konferansları" vermemiş olması içimde kalan bir uhdedir. (Sadece 2000'lerin başında Bilkent Üniversitesi'nde Atatürk özelinde çok uzun bir konuşma yapmıştı.)

× × ×

Ve son bir tespitimle, o da aslında "Baykalcı" değil, "Denizci" idi...

30 yıla varan bir birikimle doğal olarak anı, duygu, düşünce ve yaşanmışlık oldukça fazla... Burada ancak küçük bir kısmını yazabildim sadece. Ben siyasetçilerin "siyasi icraatları ve kararları" kadar insani yönlerinin de irdelenmesi gerektiğini, böylesi bir tutumun onları "haksızlık etmeden" anlayabilmemiz için gerekli olduğunu düşünüyorum...

Deniz Baykal ile siyasetçi-gazeteci eksenli uzun yılları bulan ilişkimizde elbette çok tartıştığımız, çekiştiğimiz, çakıştığımız hatta bir iki sefer küsüştüğümüz de oldu. Ama düz vatandaş Rezzak Oral ve sade vatandaş Deniz Bey ile düzeyi hep koruduğumuza ve daha ötesinde birbirimizi anladığımıza, anlamaya çalıştığımıza inanıyorum...

O nedenle de burada "Siyasetçi Baykal" yerine "İnsan Denizi" daha çok anlattım...

Zaten o da sevdiklerine, yakınlarına, "Siz bana Deniz deyin, çünkü Baykal'ın hizbi var, Deniz'in bir şeyi yok" diye espri yapardı.

Ancak neylersiniz ki hayat, tarih, zaman, fikir ve kader gibi kavramların, "zalim" akışların kimseleri dinlemeyen bir gerçekliği, bir kendi iç dinamiği vardır...

Akar, akar, akar ve bir gün bakarsınız ki, artık "DENİZ" bitmiştir...

Bu fani dünyadan bir Deniz Baykal geçti, vesselam...


Orjinal Köşe Yazısına Git
— KÖŞE YAZISI SONU —