Neden mi “Başkomutanlık? Çünkü Atatürk ordusunun başında savaşı bizzat kendisi yönetmişti. Hiçbir zaman, “Ben bir Başkomutan olarak…” dediğini duydunuz mu?
Tarih 26 Ağustos 1922. Ülke 11 yıldır savaşta. Tükenmek üzere. Tek atımlık barutumuz kalmış. Sakarya Savaşı kazanılmıştı. Ama ne pahasına? Ordunun önemli bir kısmı firar etmiş, subayların çoğu şehit olmuştu. O yüzden adına “Subaylar Savaşı” dendi.
İngilizler Ankara hatlarından çekilmiş, geride büyük bir savunma hattı kurmuştu. "Türkler bu hattı 6 ayda geçerse, 6 günde geçmiş sayabilirler," diyordu. Savaş uzarsa cephane, erzak, para, hiçbir şeyimiz kalmayacaktı. O yüzden düşman tek vuruşla imha edilmeliydi.
Şımarık Yunanlılar, Ertuğrul Bey, Osman Bey, Orhan Gazi’nin mezarlarını çiğniyor, üç Osmanlı başkentinde Türkleri aşağılıyordu. Meclis savaşmak için Atatürk'e baskı yapıyor, o ise futbol turnuvası, çay partileri düzenliyordu. Ama savaş bir akıl oyunuydu. Futbol maçı ve çay partileri Atatürk’ün zaman kazanmak için, hileleriydi. Meclis'te Atatürk alabildiğine eleştiriliyor, Yunanlılar da bunları zevkle izliyordu.
Harbiye'nin eski stratejisti Yakup Şevki Paşa, başarısızlık halinde Ankara düşer, Milli Mücadele kaybedilir, Anadolu tamamen işgal edilir derken Atatürk, "İkmali düşmandan yaparız," diyordu. Yakup Paşa, "Bu planla kaybedersek bize vatan haini derler. Bu meclis bizi asar," diye itirazını sürdürüyordu. Atatürk her zamanki gibi net konuştu: "Korkmayın paşam. Sorumluluk bana aittir. Kaybedersek beni hemen asarsınız!"
Taarruzdan bir gece önce ordunun neredeyse tamamı mevzileri terk ederek yer değiştirdi ve düşman hattının güneyine sızdı. Sabahın ilk ışıklarıyla, İsmet Paşa bombardımanı başlatacaktı. Ama beklenmedik bir şey oldu. Korkunç bir sis bastı. Toplar kör olmuştu. Bu şekilde bombardıman başlayamazdı. Hava aydınlanmaya başlamıştı. Toplarımız düşman tarafından görülecekti.
Atatürk oldukça stresli görünüyordu. Bir ara yerinden ayrıldı. Tek başına kayalıklara çıktı. (Herkesin bildiği o meşhur fotoğraf.) Nazım’ın sözleriyle;
"Bıraksalar İnce, uzun bacakları üstünde, yaylanarak
Ve karanlıkta akan bir yıldız gibi kayarak,
Kocatepe’den Afyon Ovasına atlayacaktı.”
Birkaç dakika sonra sis bir anda dağılmaya başladı. Düşman mevzileri görünür hale geliyordu. Vakti gelmişti. Derhal İsmet Paşa'ya talimat verildi. Saat 05:30'da Türk topları sessizliği bıçak gibi yırttı.
Cephane kısıtlıydı. Topların mevziyi yok edene dek bitmemesi gerekiyordu. Aksi halde taarruz yapılamazdı. Üstelik ordu dağlık arazide çok ters bir halde kalacaktı.
İsmet Paşa'nın bombardımanı Yunan mevzileri tam isabet vuruyordu. Yunan karargahı bu baskını "gerçek taarruzu gölgelemek isteyen kandırmaca" olarak algılamıştı. Asıl hamle doğudan bekleniyordu. Oysa ordu güneydeydi. Hile adım adım işliyordu.
İsmet Paşa'nın topları kısa sürede Yunan mevzilerini parçaladı. Sıra Türk askerindeydi. Tepeler birer birer sarılıp ele geçirilmeye başlandı. Bu sırada Yunan karargahı, İzmir'deki Yunan başkomutana erişemiyordu. Çünkü telgraf hatları kesilmişti. Biraz sonra nefesi de kesilecekti. Gerisini biliyorsunuz.
Bir kaç gün sonra Atatürk ve diğer paşalar Kordonda, Sahil Palas’taydı. Atatürk, Yunan garsonla konuşuyordu:
-"Hagi Anesti buraya geldi mi?"
-“Geldi Pasam.” (Paşam değil.)
-“Bu masaya oturdu mu?”
“Oturdu, Pasam.”
-“Hiç rakı içti mi?”
-“İçmediler, Pasam.”
- “Madem rakı içmeyecekti, ne halt etmeye İzmir'e geldi?” .
SONRA, DİĞER AYYAŞLARLA, VATANA VE MİLLETE KARŞI GÖREVİNİ YAPMANIN HUZURU İÇİNDE, KÖRFEZDE GÜNEŞİN BATIŞINI SEYRETMEYE BAŞLADILAR.