Bayramı “bayram gibi” yaşayan kimler vardı? Bayram şekeri alabildi mi, çocuğuna yeni elbise ya da ayakkabı sağlayabildi mi, başka kentlerdeki yakınlarının yanına gidebildi mi, hakça bölüşümün kıyısında geçebildi mi? Bunlar yaşamın “tek başına” sürmediğini, toplumsal sevincin “tek başına” olmadığını, doymanın/ gülmenin/ sevmenin “tek başına” anlamsızlığını vurgulamak için soruyorum. Sözüm “hep bana” diyenlerin, “doyumsuzluklarından” kurdukları yaşam çadırında, kibirleriyle nasıl baş ettiklerini sorgulamaları/ omuzlarından geriye bakıp neye dayandıklarını görmeleri için…
Kendi gönençlerini toplumun yoksulluğu üzerine kuranlar, bu bayramda da insan olma/ olabilme erdemini yaşamlarından uzaklaştırarak hangi örtüyle gizlediler; gördünüz mü? Sofrasında bölüşecek ekmeği olmayan milyonlar vardı; yalan mı? Şatafatlı salonlarda kurulan, hiç de günün önemiyle örtüşmeyen sofralar da vardı; unutmayın! Nasıl bir içselleştirmeyse bu, yapmadıkları yanlışların bedeli ödetilen de, bayramları yaşayamayan da, gereksinmelerine yetmeyen kazançla bekletilen de, açlıkla sınanan da, orantısız gücün karşısında boynu bükülen de dargelirliler, emekçiler, emekliler…
***
Bayramda “açlık sınırı” altında yaşama tutu bırakılan emeklilerle ücretli çalışanları düşündüm… “Bir müjde veriyorum” denilip de, aslında “daha da zorda kalın” demekle aynı anlama gelen “bayram ikramiyesi ile aylıkları on gün önce vereceğiz” demenin emekliler arasında nasıl yorumlandığını biliyor musunuz bilmiyorum… Yaşama ilişkin tüm umutları alt/ üst oldu! Bir başına, yalnız, terk edilmiş saydılar kendilerini! Her geçen gün ekmekleri gibi sevinçleri de küçülüyordu! Sokakta yükselen çığlıkları ya “barikatlarla” ya da “orantısız güçle” durduruluyordu! Bir gün sonrası için bile öngörüden yoksun, gelecek konusunda belirsizdiler…
Ücretli çalışanların “bayram” sevinçleri emeklilerin yaşadıklarından ayrı değil… Hani “üç çocuk/ dört çocuk” sözü vermeye zorlandıklarını düşünsenize… “Bir çocuğun” bakımını, büyümesini, eğitimini hiç düşünmüyor olmalılar! Yeni doymayan, yeni açlıkla boğuşan, yeni eğitimden uzaklaşan bir kuşak istiyor olmalılar; başka anlamı da yok bunun! “Biat” eden, “şükreden”, uzatılan ne varsa sarılan bir toplum ortaya koymanın en kolay yolu bu olmalı… Ya bayram sevinçleri, ya beklentiler, ya yaşanacak güzel günler; hepsi boş olmalı!
***
Bayram sevinç demekti, bayram barışmak demekti, bayram uzak durulanlarla kucaklaşmak demekti ya… Ama olmadı; doymak isteyen de, sevinmek isteyen de, yaşamak isteyen de, yaşatmak isteyen de yüzüstü/ yazgısıyla baş başa bırakıldı; yaşamın yaşanılırlığından uzaklaştırıldı! Gezi davası nedeniyle Silivri’de tutuklu bulunan Tayfun Kahraman’ın eşinin bayram öncesinde bir paylaşımı vardı sosyal medyada…Kahraman’ın eşi Meriç Demir, kızı Vera ile ikiyüzbeşinci kez Silivri’nin yollarını aşmışlar… Paylaşımında “adaletten, çocuklardan, şeker yerine tutulan sabırdan” söz ediyordu.
Meriç Demir Kahraman, paylaşımında “Bugün, bayram arifesinde Vera ile tam 205. kez Silivri’deydim. Herkes bir anne ve bir babanın çocuğu elbet. Ancak yok yere çocukluklarından neşeli bayramları bile çalınan herkese, ellerinde şeker yerine sabır tutan o koca yüreklere bu ülkenin ADALET borcu var. İyi bayramlar” diyordu. “Çocukluklarından neşeli bayramları çalınan” herkesin sesi olmakla kalmıyor, buna neden olanların o yüreklere “adalet” borçlu olduğunu söylüyordu!
***
Bayramın ardından geriye kalan "bayramı bayram gibi" yaşayamayan milyonların burukluğu... Şatafatlı salonlarda kurulan sofralar, açlık sınırının altında yaşam savaşı veren emeklilerle çalışanların sessiz çığlığı... Emekçinin bayram sevincini çalan orantısız güç, bayramın özündeki hakça bölüşüm erdemi değildi kanımca.
Bu karamsar tablonun en somut ve can yakıcı örneği ise Silivri yollarında yaşanandı. Meriç Demir Kahraman’ın kızı Vera ile birlikte, babasız geçen iki yüz beşinci buluşması; hukukun bittiği yerde vicdanın nasıl kuruduğunun kanıtı... Küçük bir çocuğun elinde şeker yerine “sabır” tutmak zorunda bırakılması, bu yurdu yönetenlerin utancı olmalı... Doymak bilmeyenlerin şatafatı, babasından koparılan çocukların çalınan bayramları, emekçinin zorunlu gereksinimleri üzerine kurulmamalı. Çalınan bayramlar sorgulanmadıkça, bu yurt gerçek bayramını yaşar mı siz söyleyin!