Biz Adanalılar, bazı sözcükleri ağzımıza daha iyi oturması için ya budayıp kısaltırdık, ya da dal-budak ekleyip uzatırdık. Radyo ve çok daha sonra televizyonun yaygınlaşması üzerine özgün Adana Fonetiğimiz ağır hasara uğradı. Kehat’ın kehat değil de “Kâğıt” olduğunu tee ilkokul iki veya üçte öğrenebilmiştim. Teselli bulmak için söylüyorum, “Cızzık” sözcüğünün çizgi olduğunu çok daha önceden öğrenecek kadar kültürlüymüşüm.
Konuya nereden girdik; aklımıza bir zamanların mektupları geldi de oradan girdik. Başka ildeki tanıdıklarla, askerdeki oğlumuzla haberleşmenin tek yolu mektuplardı. Çok acil değilse telefona başvurulmazdı. Zaten evlerde nadiren telefon olurdu. Görüşmek için postaneye gidilirdi. Telgraf da kelime başı ücretli oluğundan cüzdan düşmanı sayılırdı.
Mektup yazılacağı zaman en yakın bakkala gönderilen çocuk “Emmi bir zarf bir kehat ver” deyip temel malzemeleri getirirdi. Kehatlar satır çizgiliydi çoğunlukla. Tükenmez kalem ya bilinmiyordu ya da yaygınlaşmamıştı. Mektup, ele geçirilebilen her hangi bir kalemle yazılır, sadece zarf için dolmakalem veya divit kullanılırdı. Divit, yukarıya doğru incelen kalem boyutunda silindirik ögeydi. Kalın tarafına takılan yazı ucu, her iki-üç sözcükte mürekkebe batırılarak kullanılırdı.
ASKER MEKTUBU
Çocukluğumda çok mektup yazdım. Diyebilirim ki mahallemizin asker mektupçusuydum. Tuhaf gelecek size; o yıllarda yaşlı erkekler ve kadınların pek çoğu okuma-yazma bilmezdi. İyi kötü okuyabilenler de yazmakta zorlanırdı. Hele mektup dilini hiç bilmezlerdi.
En kolayı asker mektubuydu. Örnek; “Canımdan çok sevdiğim oğlum Sami. Evvela üzerime farz olan Tanrı selamını sunar, sıhhat ve afiyet içinde olmanı ulu Allah’tan niyaz ederim. Mektubunu aldım, çok sevindim. Allah ta seni sevindirsin. Nasılsın, iyi misin? Sen bizi sorup sual edecek olursan, seni-beni yaratan Tanrımıza hamdolsun çok iyiyiz. Senin de aynı minval üzerinde olmanı diliyorum.”
Mektup bu kadar. Bundan sonra aile fertlerinin, akrabaların ve komşuların birer birer adı yazılarak selamları listelenir. Tamamı bir buçuk sayfalık koca bir mektup olur. Yazma işi bittikten sonra anne kâğıdı özenle alıp önce koklar, sonra da defalarca öperek bana verirdi. Ben de katlayıp zarfladıktan sonra üstünü yazıp postaneye giderdim. Döşeme Mahallesindeki postane bize yakındı. Mektubu yazdıranlar elime 25 kuruş tutuşturup “Kurban olyum, al bunu postaya elinnen at” derlerdi. Açık zarfa 5 kuruşluk, kapalı zarf 15 kuruşluk pul yapıştırılırdı. Bunların dışında 25 kuruşa uçak posta, 40 kuruşa tahvitli (Taahhütlü) ve 50 kuruşa da iadeli taahhütlü gönderi yolları vardı. İadelide, mektubun ne zaman ve kime teslim edildiğini bildiren belge birkaç gün içinde ele geçerdi. Bizimki 15 kuruşluk pulla gider, kalan 10 kuruş da iade etmeye kalksam da bana kalırdı.
ASKER MEKTUBU
Aile mektubunun ufak-tefek farklarla kışlada yazılmış versiyonu gibiydi. Arada şöyle tümceler de olurdu: “Ben oğlunuz Sami’yi soracak olursanız hamdolsun mektubun ilk satırından son satırına kadar sıhhat ve afiyet içindeyim. Yalnız talimde ayağım kırıldı, birkaç gün daha hastanede kalacağım. Biraz paraya sıkıştım. İmkânınız olursa bana 10 Lira kadar havale yapabilirseniz duacımız olurum…” Bundan sonrası da, yine akrabaya-hısımlara-komşulara selamla tamamlanırdı.
Yazmasam olmaz; o yıllarda postacı bir sabah bir de öğleden sonra her sokağı gezip dağıtım yapardı. Pak çok asker annesi de postacının yolunu gözlemeyi asla unutmazdı.