Gerçekten de öyle…
Kitapları ben yemeğe benzetirim. Nasıl ki bir insan, tadına bakınca içinde yeme isteği uyandırmayan bir yemeği yemezse; kitaplar da okuyucuda okuma isteği uyandırmazsa kitaplıklarda beklemeye mahkûmdur.
Bir kitabı okumaya başlamadan önce değişik yerlerinden bazı bölümlere göz gezdirir, sondajlama tekniğiyle fikir sahibi olmaya çalışırım. Bu arada arka kapağında özet ya da yorum varsa onları da okurum. Bu şekilde kitap hakkında bir fikir edinir; içimde okuma isteği uyanırsa baştan itibaren okumaya başlarım.
Okuma alışkanlığını ilkokulda edindim. Çizgi romanla başlayan, fotoromanla devam edip çocuk hikâyeleriyle süren okuma serüvenim, bana yazmayı da sevdirdi. Bugüne kadar o kadar çok kitap okudum ki… Okudukça içimdeki okuma isteği daha da arttı.
Kütüphaneye gittiğimde raflarda dizili kitaplara bakarım; içimden hepsini okumak gelir. Ancak başta da söylediğim gibi, kitabın kendini okutturması gerekir. Kişi her ne kadar kitabı eline alıp okumaya başlasa da beyninin istediği tadı alamayınca devam edemez. Zorlamayla olmuyor.
Hani bir atasözümüz vardır: “İstenmeden yenen aş ya diş ağrıtır ya baş.” Aynen öyle… Zorlayınca, inat edince insanın başı ağrıyor.
Yazar arkadaşlarımdan da imzalı kitaplar alınca çok memnun olurum. Ben de kendi kitaplarımdan onlara hediye ederim. Yazarı tanıdık olan kitaplar daha bir değerli oluyor.
Aldığım kitapları hemen okumak ve yazar arkadaşımın neler yazdığını bilmek isterim. Çoğunu da bu duygu ve düşünceler ışığında okurum. Ancak ne yalan söyleyeyim bazı kitaplar hatır için bile olsa okunmuyor. Ya da ben okuyamıyorum. Çünkü nasıl ki her yemek her insana aynı damak tadını vermiyorsa, kitap da vermiyor. Benim kitaplarım da mutlaka öyledir. Herkesin beğenerek, isteyerek, aynı tadı alarak okuduğunu sanmıyorum. Hiç okumayanlar da vardır mutlaka.
Fakat her ne olursa olsun, insan okumanın zevkine varınca kitap okumadan duramıyor. Tıpkı benim gibi… Sanırım bu da bir bağımlılık. Ama iyi bir bağımlılık. İnsanı köreltmiyor; geliştiriyor.
T.D. / 4.3.2026