Devlet adamlarının hiçbir komplekse kapılmadan, birbirlerine devlet terbiyesi içinde saygı gösterdiği ama gereğinde kıyasıya mücadele ettiği dönemler.
Şimdi iki anekdot. Birincisi çok bilinir.
Süleyman Demirel, seçimlerde oyların yüzde 50’sini alarak Başbakan olmuştu. Meclis’in ilk günü kuliste İsmet İnönü ile karşılaşır. İnönü kısa sohbet arasında sorar, “Meclis’in kaç merdiveni var Süleyman Bey, biliyor musun?” Demirel fazla düşünmeden, “Bilmiyorum, efendim,” der…
Birkaç gün sonra Meclis’ te İnönü’nün yanına giden Demirel kulağına eğilerek, “Efendim, Meclis’in 220 merdiveni var,” der. “Kime saydırdın,” diye sorar İnönü. Demirel, “Bizzat ben saydım efendim,” diye cevap verir.
İşte o zaman İnönü’nün tarihi dersi başlar: “Bak Süleyman Bey, lider odur ki zor işlerle uğraşsın. Lider basit işleri kendi yapmaz. Bak mesela ben Meclis’in kaç merdiveni olduğunu bilmiyordum. Sana saydırdım.”
İkinci anekdot ise Nüvit Osmay’ın “İnsan Mühendisliği” adlı kitabından.
Büyük bir Amerikan şirketinin yönetim kurulu, şirketin gelir-gider hesaplarını incelerken, müdürün maaşının çok yüksek olduğunu fark ediyor. Yıllık 140.000 dolar. Bunun üçte birine bir müdür bulmak mümkün.
Müdürle görüşmek üzere aralarından iki kişi seçiyorlar. Görüşmeye gidenlerin gördüğü manzara şu: Müdür ayaklarını uzatmış, ağzında pipo, pencereden dışarıyı seyrediyor. Orada kaldıkları süre içinde de birkaç telefon konuşmasından başka bir şey yapmıyor.
İkili dönüp durumu yönetim kuruluna anlatıyor. Bunun üzerine müdürden maaşında indirim yapmasını istiyorlar. Müdür de ceketini alıyor ve “Hoşça kalın,” diyerek çekip gidiyor. Yerine genç bir müdür alıyorlar. Tam istedikleri gibi. Hiç yerinde oturmuyor. Hep işletmenin içinde. Oradan oraya koşup duruyor. “İşte tam aradığımız müdür,” diyorlar.
Yönetim kurulu, üç ay sonra, üretim istatistiklerine bakıyor. Üretim düşmüş. Biraz bekleme kararı alıyorlar. Altı ay sonra üretimdeki düşüş dramatik. Müdürü ziyaret kararı alıyorlar. Gittiklerinde müdür odasında değil. Biraz sonra kan-ter içinde geliyor. Masasına oturur oturmaz, bir sürü telefon konuşması yapıyor, emirler yağdırıyor. “Böyle fedakarca çalışan adam, nasıl olsa bu durumu düzeltir,” diyerek, bir şey söylemeden ayrılıyorlar.
Her zaman kar eden fabrika o yılı zararla kapatıyor. Yönetim kurulu, sebebini araştırınca, genel müdür, “Makinalarımız çok eski,” diyor. Büyük masraflarla makinalar yenileniyor. Açılış günü yönetim Kurulu fabrikaya gidiyor. Herkes işinin başında ama makineler çalışmıyor. Genel müdür ortada yok. Yönetim Kurulu oradaki en yaşlı ustaya neler olduğunu soruyorlar. Usta, “Efendim yeni bir döküme başlayacağız. Ama müdür, ‘ben gelmeden düğmeler basmayın,’ dedi onu bekliyoruz,” diyor. Müdürün gelişi uzadıkça uzuyor. Yönetim Kurulu bu sefer, yaşlı ustaya fabrikanın zarar etmesinin sebebini soruyor. Usta diyor ki; “Efendim, müdürümüz çok iyi insan, çok da çalışıyor ama işi bilmiyor. Şu anda her makineyi kendisi kontrol ediyor ve biz burada kontrolün bitmesini bekliyoruz. O gelmeden de düğmeye basamayacağız.”“Peki ne yapmamız gerekiyor,” diye tekrar soruyorlar. Görmüş geçirmiş ustabaşı, “Gidin o pipo içerek, pencereden dışarıyı seyreden adam geri getirin. O her şeyi planlar, bize görevlerimizi bildirir, bize güvenir, teferruatla uğraşmazdı. Yeni müdürümüz ise, ustanın, ustabaşının bile işini yapmaya kalkıyor, onları amele çavuşu seviyesine düşürüyor ama bu arada, fabrika müdürsüz kalıyor,” diyor.
Bir işletme düşünün, genel müdürü, müdürü, müdür yardımcıları, teknik elemanlar, sekreteryası vs. vs. hepsi aynı adam. Hatta makinaları çalıştıracak düğmeye bile kendisi basıyor. Kendisinden başka hiç kimsenin hiçbir şey yapmaya yetkisi yok.
BÖYLE BİR İŞLETME BATMAZ MI?