11.yüzyılın sonlarında İran, Selçukluların sert yönetimi altındaydı. Sünnî devlet düzenine karşı gizlice örgütlenen bir Şiî-İsmailî hareket yükseliyordu. Bu hareketin beyni, en tehlikeli isimlerinden biri Hasan Sabbah idi. Hasan Sabbah kaleyi kılıçla değil, akıl, sabır ve inançla fethetme düşüncesinde bir adamdı. Hedefi belliydi: Alamut Kalesi.
Alamut, Hazar Denizi’nin güneyinde, sarp kayalıkların tepesinde yer alıyordu. Kuş uçmaz, kervan geçmez bir yerdi. Sadece dar bir yol ile çıkılabilirdi.İçinde su kaynakları ve tarım alanları vardı. Kuşatmak neredeyse imkânsızdı. Burası ele geçirilirse, yenilmez bir merkez olacaktı.
Hasan Sabbah kaleyi zorla almak istemiyor, bunun imkansız olduğunu biliyordu. Şöyle bir plan yaptı: Kendini masum bir bilgin ve öğretmen olarak tanıttı ve bölge halkının arasına karıştı. Köylülere yardım etti, hastaları tedavi etti, çocuklara ders verdi. İnsanlara fark ettirmeden İsmailî inancını anlattı. Kalede görevli askerlerin bir kısmı gizlice ona bağlandı. Bu durum aylar değil, yıllar sürdü. Hasan Sabbah’ın acelesi yoktu.
O sırada Alamut Kalesi’nin komutanı, Selçuklu valisine bağlı bir askerdi. Kalede olan bitenden habersizdi. Bir gün Hasan Sabbah, kaleye resmen misafir olarak davet edildi. Artık kalenin içindeydi ve işte o meşhur hikaye yaşanmaya başlamıştı.
Hasan Sabbah kalenin komutanına bir teklifte bulundu. “Bana sadece bir öküz derisi kadar küçük bir yer ver. Oraya çekileyim, ibadet edeyim.” Komutan bunu kabul etti. Çünkü istenen, kaleye zarar vermeyecek kadar küçük bir alandı. Ama Hasan Sabbah öküz derisini aldı, çok ince şeritler hâline kestirdi. Bu şeritlerle kalenin en stratejik iç bölgesini çepeçevre sardı ve der ki, “İstediğim kadar yeri bana verdin.” Komutan itiraz ettiğinde ise artık çok geçti… Çünkü kalede görevli askerlerin büyük kısmı zaten gizlice Hasan Sabbah’a bağlıydı. Kapılar ona açıldı. Tek bir kılıç sallanmadan kale teslim alındı.
Yıl: 1090. Hasan Sabbah kaleyi ele geçirdiği andan itibaren, Selçuklu düzenine karşı gizli bir devlet kurdu. Fedailer yetiştirdi. Hepsine sadakat yemini ettirdi. Artık Alamut, bir kale değil, bir korku merkezi hâline gelmişti. Bu merkezden çıkan suikastlar, sultanları, vezirleri, komutanları bile titretmeye başladı.
Hasan Sabbah bu fetihle dünyaya neyi göstermişti?
Alakası da benzerliği de yok ama nedense bu kurnazlıklar bana “Terörsüz Türkiye” sürecini hatırlatıyor. Olayları tekrar gözden geçirin.
KURUCU ÖNDER VE NEVZUHUR BARIŞ GÜVERCİNLERİNE ELİMİZİ VERDİK.