Oktay EROL

Tarih: 25.02.2026 20:04

“KENDİNE YABANCILAŞMA” DENİLİNCE…

Facebook Twitter Linked-in

Kişinin “kendine yabancılaşması” denilince ne anlaşılmalı? Hangi olgular insanın “kendine yabancılaştığının” belirtisidir? Şöyle açalım; kişinin öz varlığından, duygularından, emeğinden koparak kendi yaşamına bir dış göz gibi bakması durumudur. Birey, toplumun ya da sistemin dayattığı kalıplar içinde devinirken, iç dünyasındaki gerçek yankıları duyamaz duruma gelir. Kendi eylemlerinin öznesi olmaktan çıkıp, başkalarının belirlediği bir oyunun nesnesine dönüşür. Bu durum, kişinin aynadaki yansımasına bakıp onu tanıyamaması, attığı adımların anlamını yitirmesiyle belirginleşir. 

Şunu söyleyebiliriz; duygusal bir boşluk içinde, kendi isteklerine bile el gibi bakmak, ruhsal dengenin sarsılmasına yol açar. İnsan, hızla akan yaşamın çarkları arasında kendi özgünlüğünü yitirdikçe, kendine karşı örülen görünmez duvarların arkasında kalır. Bu yabancılık, bireyi yalnızca çevresinden/ yaşamından soyutlamakla kalmaz, doğrudan doğruya kendi varoluş sevincinden ayırarak içsel bir yalnızlığa sürükler. Yaşamın anlamını sorgularken kendinden uzaklaşan kişi, kendi evinde bir konuktan başkası değildir…

***

Öyle ya, insanı kendi özümüzden ayıran bu sürecin başlangıcı nedir, hangi olgular insanın bu ötekileşmeye sürüklemiştir? Günümüz dünyasında hız, büyümek, hırs, güçlü olmak gibi kavramların bir yandan sistemin, diğer yandan medyanın etkisiyle kutsal sayılacak boyutlara çıkarılması; insanın kendini dinlemekten uzaklaştırdığı konusunda kimsenin bir kuşkusu yok büyük olasılıkla... Sistem de, medya da tüketim odaklı yaşam biçiminden, bireyi salt "alan" ya da "satan" bir birim durumuna indirgeme çabasından, insanın var edici gücünü etkisizleştirme uğraşından hiç uzak durmadı…

Birey, sosyal alanların sanal onay kutucukları arasında başkaları için bir kimlik kurgularken, kendi gerçeğine olan bağından uzaklaştı. Bu durum en çok emeğe zarar verirken, bir yandan da güçlü olanın yanında durmak, ona “biat” etmek, onun var olmasını yaşamın en üst katmanına koymak bir inanç sayıldı… Daha da acısı; hak edileni istemek değil, verilenle yetinmeyi seçen bir topluluk olmanın önündeki halk gücü yok sayıldı…

***

Peki, kendine yabancılaşmış insan denilince ne anlaşılmalı; bu kopuşun gündelik yaşamdaki izleri nelerdir? Kişinin yabancılaşması; özünden, emeğinden, doğasından koparak sonyaz yaprakları gibi savrulan bir nesneye dönüşmesidir. Bu durumdaki birey, artık kendi kararlarının öznesi değil, sistemin kendisine giydirdiği dar kimliğin tutsağıdır. Toplumsal alanda yüzü kapalı dolaşırken, gerçek duygularını paylaşmak yerine, onaylanma kaygısıyla sahte kişilikler kurgular. Çevresine, toprağa, doğaya bakarken bir yuva değil; yalnızca tüketilecek bir mal, sömürülecek bir kaynak görür. Ağacın gölgesini değil kerestesini, toprağın kucaklayıcılığını değil rantını hesaplayan bu bakış açısıdır bu…

Yabancılaşan insanın siyaset izleme biçimi de bu çürümeden payını alır. Güce karşı sorgulayan bir akılla durmak yerine, “iktidarın” kanatları altına sığınmayı, ona “biat” etmeyi güvenli bir liman sayar. Kendi haklarını savunmak, emeğinin karşılığını sormak yerine; sistemin sunduğu küçük kırıntıları büyük bir hakmış gibi algılar. Kendi gereksinmelerini bile kendi belirleyemez duruma gelir; karnını doyurmak için değil, ayrıcalık kazanmak için tüketir. Bu sonsuz doyumsuzluk döngüsü, bireyi sonsuz bir yalnızlığa iterken; gücün yanında durmayı yaşamın en üst katmanına koyan, özgürlüğünü kendi eliyle teslim eden bir topluluk yapısı ortaya çıkarır.

***

Bu kuşatılmışlıktan, bu kendine yabancılaşma sarmalından çıkışın yolu; insanın yeniden kendi emeğine, toprağına, öz değerlerine sarılmasından geçer. Kişi, kendisine sunulan "bağışlara" el açmak yerine, emeğinin gücünü anımsamalıdır. Özgürleşme; sistemin dayattığı sahte kimlikleri bir yana itip, doğayla barışık, üretim odaklı bir yaşamı yeniden kurmakla başlar. Toprağı anlayan, tohumun gizini koruyan, emeğinin karşılığı için omuz omuza duran bir toplum; ne güce boyun eğer ne de sanal onay kutucuklarında kimlik arar.

Kurtuluş, bir başkasının çizdiği oyunun nesnesi olmayı reddedip, kendi yaşamının öznesi olabilmektir. Bu da ancak örgütlü bir bilinçle, üreticinin varlığını koruyan bir dayanışmayla olanaklıdır. Unutulmamalıdır ki; emeğini koruyan, doğayı talan ettirmeyen insan; kendine yabancı kalamaz. Yeter ki; “biat” etmenin konforunu değil, hak aramanın onurlu yolunu seçmek erdem bilinsin. 

 


Orjinal Köşe Yazısına Git
— KÖŞE YAZISI SONU —