Bilgi Çağında Cehaletin İktidarı!
Bilimin ve teknolojinin zirveye çıktığı "DijiÇağ"da, mesela atomu parçalayıp uzaya çıkan insanoğlu; akıl, izan ve mizandan yoksun popülist yönetimlerin, devletleri nasıl felakete sürüklediğini film gibi izlemekte ve Michel Foucault’nun “Güç, yalnızca baskı yapmaz aynı zamanda bilinci de şekillendirir” sözünü adeta doğrularcasına çıkarı, sömürüyü, korkuyu merkezine alan "aptalların" kral olduğu dünyanın çıplaklığında üşümeye devam ediyor, edecek...
Duymuş ya da okumuşsunuzdur. Bilim insanlarının başarılarını kadeh kaldırarak sıraladıkları bir ziyafette; “Peki, neden şu geri zekalılar tarafından yönetiliyoruz?” sorusu karşısında yaşadıkları o şaşkınlık ve sessizlik sonrası kadehlerini atmalarını ve o şaşaalı partinin sona ermesini zihninizde canlandırın. Acaba, dünyanın kör bir köşesine mi sıkıştırılıyoruz? diye düşünün, sorgulayın, karar verin...
Günümüz dünyası, adeta antik Yunan’da tanımlanan yönetim biçimlerinin en tehlikeli karışımlarıyla yönetiliyor. Adeta "seç, beğen, al!";
Hırsızların iktidarı (Kleptokrasi), zenginliğin gücü (Plütokrasi), kötülüğün hâkimiyeti (Kakistokrasi) ve cehaletin yüceltilmesi (İdiokrasi)...
Bilmelisiniz ki, bu sistemler sadece devlet mekanizmalarını değil, toplumun kolektif ruhunu da esir almakta; Eğitim sistemlerinin itaati körüklemesi ve teknoloji devlerinin hırslarıyla şekillenen veriler karanlık tabloyu daha da derinleştirmekte ve insanlar yalnızlaşmakta, tüm insanî ve ahlâkî değerlerini kaybetmekte ve sorgulamayan bir kitleye dönüşmekte; tarihte, daha iyi bir düzenin mümkün olduğuna işaret eden Platon’un “filozof kralı”, Farabi’nin “erdemli şehri”, Aristoteles’in toplumsal düzenin temeli gördüğü “philia”sı (dostluk ve sevgi), Spinoza ve Kant’ın etik ödev anlayışı da maalesef 21. asır dünyasında aksine ilerlemekte ise mesele, modern dünyanın çifte krizidir ve çözüm de burada saklı olabilir mi?
Düşünün! Bir yanda bilimsel düşünce yükselirken, kurumsal yapıların bireyi özgürleştirmek yerine eleştiriyi hapseden özneler yaratması nasıl açıklanmalıdır?
Kapitalizmin yarattığı yalnızlık ve rekabet ortamı anlam arayışımızı kirletiyorsa ve bilimi reddeden, iç sesin tek ölçüt sayıldığı bir ortam, adına ister değişim isterseniz dönüşüm deyin “akıl tutulması” değil midir?
Eğer, yeniden “taş ve sopaların”, yani askeri ve ekonomik gücün hukuku ezdiğini, Devleti şirket gibi yöneten, sadece kârlılığı düşünen ve insanı hesaba katmayan figürlerin seçildiğini; birilerinin sadece devletleri soymakla kalmadığını ve gelecek elli-yüz yıllarını bile ipotek altına aldığını görüyorsak, Yeni Dünya Düzeninin "Küresel Siyaset"inin kodlarını daha iyi anlamak için şu çarpıcı hatırlatmaların önemli olduğunu düşünüyorum:
"Yahudi devletinin sınırları sonsuza dek kesinleşmeyecektir. Toprakları işgal edeceğiz." diyen İsrail Başbakanlarından David Ben Gurion...
"Yahudi dininin temel ilkesi, Hasamad goyim yani Yahudi olmayanların imhasıdır." diyen Haham Rab Leor...
"ABD’li her politikacı, İsrail'in koşulsuz destekçisi olmak zorundadır." diyen Prof. Edward Said'in "teorileri" ile "pratikte" yaşanan;
Donald Trump’ın komşu topraklara yönelik iddialarını, Vladimir Putin’in “tarihi aidiyet” söylemini veya Benjamin Netanyahu’nun “vadedilmiş topraklar” politikasını sadece münferit örnekler olarak saymak değil kökünü sorgulamaktır mesele...
Bakınız, "herkes borçlu" ve "av zamanı" geldi! diyorlar. Zaten İskender'den beri bayrakları ve sloganları da hiç değişmemiş; İlle de "Demokrasi, Düzen, Barış" deselerde gerçek olan, "sözde" olduğunu cümle âlemin biliyor ama üç maymunu oynuyor olmasıdır. Yani "fikir başka, zikir başka" ve Haçlı Seferleri'nin adı da olmuş "demokrasi seferi!"...
Eğer gücünü; haklılıkta değil de parasında ve silahında bulan "haydut" mantığı dünyayı esir alıyorsa bundan çıkış yolu elbette var ve reçetemiz,
Atatürk'ün dediği gibi: "Umutsuz durum yoktur, umutsuz insan vardır. Ben hiç bir zaman umudunu yitirmedim" sözünü bir yere not etmek, hırs ve cehaletle yönetimin felaket olduğunu kabul etmek, Marx’ın "Tüm kötülükler, iyi insanların sessizliğinden doğar" sözünden ilhamla; en güçlü silahın, halkın bilinçli sesi olduğunu unutmamak ve de "Ya filozoflar devletlerin başına geçmeli ya da yöneticiler gerçek filozof olmalı." diyen Platon'un uyarısına uyarak adım atmak.....
Neticeten,
“Türk milleti için gece uyumadım, gündüz oturmadım. Ölecek milleti diriltip kaldırdım, çıplak milleti giydirdim, fakir milleti zengin ettim, nüfusu az milleti çok ettim. Başka illi(devletli)milletler, başka kağanlı milletler arasında onları pek üstün kıldım. Dört bucak‘taki milletleri hep Barış‘a mecbur ettim ve düşmanlıktan vazgeçirdim.” diyerek yüzyıllar öncesinden seslenen Bilge Kağan'ın ve "Dünyada her kavmin varlığı, kıymeti, hürriyet ve istiklâl hakkı, sahip olacağı ve göstereceği maddî ve manevî faziletlerle orantılıdır. Bir millet, zenginliği ile değil, ahlâkî fazileti ile övünmelidir. Olmazsa, servet o milleti nefsine esir eder. Bir kavmi hürriyet ve istiklâlden mahrum eder." diyen Atatürk'ü unutmayalım.
Zira, günümüzde;
Dün sövdüklerini bugün övenler, para ve medya gücüyle "efendi" dedikleri aptalları tahta çıkaranlar,
"köpeklerin her avcı ile ava çıktığını" hatta
konu komşu kim varsa, ister devlet ister millet olsun farketmeksizin musallat oldukları ortada. Zaten, adeta arka bahçe görülen Venezuela son "av" olmadı mı?
Aşık Veysel ne güzel özetlemiş, o arka bahçeyi;
"Başkasının baharını çalanın, bahçesi çiçek açmaz. Başkasının güneşini kesenin de üzerine güneş doğmaz. Kötü niyetle, iyi murada varılmaz."
Nilgün Bodur’un dizeleriyle son verelim:
"Gün gelir, çivisi çıkar dünyanın...
Konuşamayanlar hatip, şifa veremeyenler tabip...
Ama yine öyle bir gün gelir ki, işler ters döner:
Verenler alır, gidenler uslanır, dönenler yalvarır..."
Bu dönüşüm; susmayan, sorgulayan ve bilime sarılma cesaretini gösteren toplum bilinciyle mümkündür.
SUAT UMUTLU
09 OCAK 2026
Not: Bu yazının oluşmsında fikirlerinden ve paylaşımlarından istifade ettiğim Mahmut Aslan, Ahmet Altan Ekşioğlu, Sedat Demirkaya, Zeki Sarıhan, İsmet Orhan, Yılmaz Dikbaş, Nilgün Bodur, Osman Bölükbaşı ve Kenan Özek’e teşekkürler...
Saygılarımla,