Ülkemiz Cumhuriyet tarihi bakımından en ağır siyasi bunalımını yaşadığı genel kabul gören bir tespit… Bunalımın kaynağında “demokrasiye karşı yapılmış bir darbe” yer alıyor. Eskiden darbeler seçimle ve sandıkla ilgileri olmayan generaller tarafından yapılırdı. Generallerin görev süreleriyle sınırlı kalırdı darbeler. Zaten darbenin ilk günü de söz verirlerdi:
-Demokrasiye geçirip gideceğiz!
19 Mart 2025 günü yapılan darbe ise öncekilerden çok farklı. Askeri darbeler, demokratik seçimle gelmiş sivil iktidarı hedef alırdı. En son darbe ise tamamen değişik bir rota izledi.
Seçimle iş başına gelmiş bir iktidar, (kendisini üç defa sandığa gömmüş) muhalefet liderine karşı darbe yaptı! İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu, evi basılarak gözaltına alındı ve tutuklandı. Böylece siyasi tarihimize bir kara gün daha eklendi:
-19 Mart Darbesi!
Bütün bu yazdıklarımız biliniyor. İktidar sahiplerince de katiyen dikkate alınmıyor. Onlar girdikleri çıkmaz yolda bildikleri gibi ilerliyorlar.
O halde niye yazıyoruz?
Tek derdimiz var: Gazetecilik!
Her seçildiğinde “tarafsız olacağına” dair yemin ettikten sonra “ben tarafsız olamam” diyen Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, gazetecilere ve yazarlara verdiği iftar yemeğinde gazetecilik konusunda “tarafsız” bir değerlendirme yaptı:
-Gazeteciler ve yazarlar toplumun hafızasıdır. Eleştirerek, sorgulayarak hayati önemde kamu hizmeti yaparlar!
Erdoğan bile gazetecileri böyle gördüğüne göre biz de yazmak, eleştirmek ve sorgulamak zorundayız. Öyle değil mi?
Gerçi o konuşmasında “gerektiğinde tekdir ve teşvik ederek” diye bir ek görev daha yüklemiş ama iktidarları, seçmenleri takdir ve teşvik ederler. Gazetecilerin işi o değildir!
19 Mart Darbesinden devam edelim. 2019 ve 2024 Yerel Seçimlerinde Cumhurbaşkanı, o şapkasını Ankara’da bırakarak AKP İstanbul adayı kendisiymiş gibi seçmenlere dâhil oldu. En büyük kaygısını her konuşmasında dile getirdi:
-İstanbul’u kaybeden Türkiye’yi de kaybeder!
Üst üste üç defa (2019’da iki kez ve 2024’te) kaybetti.
Aslında normal bir şey bu… İşin ucunda ölüm yok ki.
Her lider seçim kaybedebilir. Kurtuluş Savaşı kahramanı, İsmet Paşa (İnönü) bile seçim kaybetti. 70 milyon kişinin öldüğü İkinci Dünya Savaşı’ndan ülkesini ayrı tutmayı başarmış olması da 1950’de seçim yenilgisinden kurtaramadı. İsmet Paşa yeni bir dönemin kapılarını açan, kaybettiği o seçimi şöyle değerlendirmişti:
-En büyük yenilgim, en büyük zaferimdir!
Bu olgunluğu ancak büyük devlet adamları gösterebilir. O yüzden siyaset bilimciler sık sık şu görüşü dile getirirler:
-Bir liderin çapı seçim kazandığında değil, seçim kaybettiğinde kendiliğinden ortaya çıkar!
Bu yüzden sandıkta kaybetmek demokrasinin olmazsa olmaz koşulu olarak kabul edilir. Cumhuriyet tarihinin iz bırakan politikacılarından Süleyman Demirel, 12 Eylül Darbesi sırasında demişti ki:
-İktidar her rejimde bulunur!.. Onu değerli kılan muhalefetin varlığıdır.
Kim ne derse desin tarih şöyle yazacaktır: 19 Mart 2025’te Cumhuriyet tarihinde ilk defa; seçimle gelmiş bir iktidar, kendisine ilk seçim yenilgisini tattıran muhalefete karşı bir darbe yapmıştır!
Türkiye Gazetecileri Hak ve Sorumluluk Bildirgesi’nde “gazeteci ulusal ve uluslararası yararlar konusunda hükümetlere değil, halkın haber alma hakkına riayet eder” yazılıdır.
Gazetecilere ait bu sorumluluk, belediyelere yönelik yok etme harekâtına karşı aklıselim daveti zorunlu kılıyor:
-Muhalefetin kıymetini bilin!