Oktay EROL

Tarih: 04.03.2026 17:11

SAVAŞTA ÇOCUKLARA DA KIYILIYOR…

Facebook Twitter Linked-in

Koca koca işbirlikçi adamların, koca koca silah üreten doymazların, yine koca koca dünyanın ergilerinin tümünü kullanabileceklerini sanan insansı canlıların dünyayı sürükledikleri çıkmazda en çok savunmasız çocuklara, en çok savunmasız yaş almışlara, en çok silah “nedir” bilmeden yaşamlarını sürdürenlere üzülüyorum… 

Bu acımasız düzenin dişlileri arasında ezilen, insanlığın ortak geleceği... Kendi çıkarları uğruna sınırları kanla çizenler, barışın sesini top atışlarıyla bastırmaya çalışıyor. Şu yaşadığımız coğrafyaya bakın; yıkım üzerine kurulan yönetimlerin hangisi esenlik içinde, hangisi yerlerinde rahat? Bugün İran’ın üstünü bürüyen dumanlar ya da sınır boylarında biriken göç dalgaları, dizili kurşun atarlar/ tanklar yalnızca siyasal birer başlık sanki… Değil, parçalanan yaşamalar, yarım kalan çocukluklar… Doymaz güç odakları, attıkları her adımın toplumsal bir çöküşü tetiklediğini görmezden geliyor ille de... Yaşamın sürdüğü yerler silahların, bombaların, insansız atışların deneme alanı sanki…

***

ABD ile İsrail'in başlattığı saldırıda, yıllardır yurttaşına acı çektiren Hamaney’in yanı sıra üst düzey yetkililer yaşamını yitirmiş, Misab kasabasında kız ilkokulunda en az 115 kız çocuğu da aynı yazgıyı yaşamış; öyle olduğu ileri sürülüyor…  Büyüklerin güç kavgası, yine en zayıf olanın yaşamını elinden alıyor. Bir yanda adına 'stratejik başarı' denilen soğuk rakamlar, öte yanda sönen çocukluklar... Hangi siyasi çıkar, hangi sınır kavgası bir çocuğun yarım kalan gülüşünden daha değerli olabilir?

Bu yıkım, yalnız yapıları ya da yönetim birimlerini yerle bir ediyor sanki, değil; insanlığın geleceğini de derin bir çukura gömüyor. Göğü saran kurşun kokusuyla büyümeye çalışan yavruların okulu, bir 'deneme alanı' sayılmış işte, ya da bir öç alma yeri; güçleri de yetmiş doğrusunu söylemek gerekirse, hepsinin gözlerini yummuş... Kendi doyumsuzluklarını "ulusal güvenlik" ya da "barışı sağlama" gibi anlatımlarla süsleyenler, akan kanın rengini değiştirebilir mi söyleyin, örnekleyin! Güç tutkusunun gözlerini kör ettiği bu odaklar, savunmasız canların çığlıklarını duymayacak denli sağırlaşmış olmalılar. 

***

Savaşlar en çok çocukları yaşamdan koparıyor, en çok şarkılar/ şiirler okuyarak dünyayı güzelleştiren çocukları… Bu korkunç döngü, yalnızca yaşamları mı, insanların birbirine olan güvenini de kemiriyor aslında… Kim için, ne için bu yaşanan karabasan, bu açlık, bu yaşamın ergilerine uzanamayış? Sınır kapılarının günübirlik geçişlere kapanması, ticaret yollarının tıkanması, yakıt tutarlarının tavan yapması; hepsi aslında bu büyük kıyımın birer yan parçaları... Ancak asıl yıkım, insanların yüreklerine ekilen korku tohumlarıdır, kaygıya gebe bekleyiştir… Kendi dar pencerelerinden dünyayı yönettiklerini sananlar, milyonlarca insanın uykusunu kaçırırken, tarihin en karanlık sayfalarına adlarını yazdırdıklarını unutuyorlar.

Güç tutkunu bu azınlık, çıkar dengelerini koruma adına savunmasızları da ayırmaksızın suçun ortağı gibi cezalandırırken; toplumsal çöküşün fitilini de ateşliyorlar. Bir ilkokulun enkazından yükselen toz bulutu, yalnız Misab kasabasında mı yükseldi ki, tüm yeryüzünü kapladı; baksanıza! Vicdan sahibi her kişi, o tozun altında soluk almaya çalışırken; koca koca adamlar yeni "ulusal savunma" bütçelerini alkışlarla onaylıyor, denenmemiş silahlarını ortaya çıkarıyor! Dünyayı kana bulamak için…

***

İnsanlık onurunun bu denli sınandığı bir çağda, sessiz kalmak bu yıkıma ortak olmaktır. Çocukların gülüşünden çalınarak elde edilen hiçbir toprak parçası, başkasına yurt olmaz! İnsanlığın erdemi, bu zulmü yapanları da, "stratejik çıkar" diyerek izleyenleri de kara bir leke olarak tarihin sayfalarına kazır... 

Nazım’ın, Hiroşima’ya atılan bomba sonrasında yaşamlarını yitiren çocuklar için yazdığı “kız çocuğu” şiirini anımsamayan var mı? İlk dörtlüğünde “kapıları çalan benim/ kapıları birer birer/ gözünüze görünemem/ göze görünmez ölüler” dizelerine yer verirken, ikinci dörtlükte de “hiroşima'da öleli/ oluyor bir on yıl kadar/ yedi yaşında bir kızım/ büyümez ölü çocuklar” diyordu. Asıl son dörtlükte çağrısını yapıyor, Nazım “çalıyorum kapınızı/ teyze, amca, bir imza ver/ çocuklar öldürülmesin/ şeker de yiyebilsinler” diyor… Aradan yarım yüzyılı aşkın zaman geçmesine karşın çocuklar şeker yiyemiyor, öldürülüyor… 


Orjinal Köşe Yazısına Git
— KÖŞE YAZISI SONU —