Orta Doğu yangın yeri, kimin kiminle ve niçin savaştığı belli değil. Kim kimin ne zaman düşmanı oldu ve ne zamandan beri düşman olarak yaşadılar? Niçin ve ne zaman akıllarına savaşmak geldi? Rusya Ukrayna başladı, İsrail, Amerika, Suriye, İran, Lübnan savaşıp duruyorlar. Uzak Doğuda savaş zaten günlük spor gibi. İsrail şu ufak tefek işleri bitirince Türkiye’ye dönecekmiş. Bütün bu işlerin içinde bir gram bile akıl kırıntısı yok. Tüm savaşlar vampirlerin bir türlü tatmin edemediği ego ve iştahları.
İşin garibi, bunların yanlış olduğunun söylenmek, ya da bu konuda fikir beyan edilmek şiddetle cezalandırılması gereken bir suç. Bilmem ki, ne yapmalı, susmalı mı? Susmamalı ama susuyoruz. Tarihte bunlar defalarca yaşanmış. Öyle insanlar var ki, susmamış, susturamamışlar. Aleksandr İsayeviç Soljenitsin mesela. Hatırlayalım mı o özgür düşünce ve onurunu canından çok seven insanı?
1942’de üniversiteyi bitirdi. Dört yıl orduda görev yaptı. Yüzbaşı rütbesiyle II. Dünya Savaşı’na katıldı. Ancak cephedeyken yazdığı mektuplarda, Stalin’i eleştirince tutuklandı, sekiz yıl hapis cezasına çarptırıldı ve kampa gönderildi.
Sovyetler Birliği’nin Hitler’le uzlaşmasının savaşı önleyebileceğini, bu yüzden Sovyet halkının uğradığı yıkımdan, Hitler’den daha çok Stalin’in sorumlu olduğunu söylüyordu.
Savaş bittikten sonra Moskova yakınlarında bir hapishaneye konuldu. Oradan da Kazakistan’da siyasal tutuklular için düzenlenmiş özel bir kampa gönderildi. Üç yıl da orada kaldı. Daha sonra istenmeyen kişi ilan edilerek, sürgüne gönderildi.
Kazakistan’ın bir köyünde öğretmenlik yaparken, kansere yakalandı ve bir süre Taşkent’te tedavi gördü.
Yeni parti şefi Nikita Kruşçev’in başlattığı, Stalin’in etkilerini silmeye yönelik operasyonlar doğrultusunda, hakları iade edilerek, çalışmasına izin verildi.
1962’de “İvan Denisoviç’in Hayatında Bir Gün, ” adlı bir kitap yazdı. Zorunlu çalışmayı eleştirdiği, Stalin karşıtı hikayesiyle, Kruscev’in takdirini kazandı ve Sovyet Yazarlar Birliği’ne kabul edildi. Ancak yeni yazdığı iki hikayesiyle yeniden partinin hedefi oldu. Bu sefer de kendisine ülke dışına çıkma yasağı konuldu ve Yazarlar Birliği’nden çıkarıldı.
Akıllanmıyor, çenesini tutamıyordu ki. Bu sefer de “Gulag Takımadaları”nı yazdı. Kitap önce kapitalist ülkelerde yayınlandı. Anti-Sovyet propagandası yapıyordu. Nobel ödülüne layık görüldü ama ödülünü dört yıl sonra alabildi. Ama ödülün politik nedenlerle verildiği iddia edilerek vatandaşlığı iptal, kendisi de sınır dışı edildi.
İki sene İsviçre´de kaldıktan sonra, Amerika’ya yerleşti. Burada, ABD ve Sovyetler Birliği barışı hakkında yazan Amerikalı yazarları eleştirdi. 1989’da yeniden Yazarlar Birliği’ne alındı. O dönem iktidarda bulunan Mikhail Gorbaçov, yazarın yurttaşlık haklarının geri verilmesi için çalışmalar başlattı ve sürgünlüğüyle ilgili kararı resmen kaldırttı.
1994’te Rusya’ya dönen Soljenitsin, parlamentoda Rusya’nın demokrasiye geçiş şeklinin hatalarla dolu olduğunu söyledi. Dedim ye, akıllanmıyordu.
Mücadelelerle dolu hayatı, 3 Ağustos 2008’de, baba evinde geçirdiği kalp yetmezliğiyle son buldu.
Şimdi bunları yazdım diye ben hangi taraftan oldum acaba? Savaşanlar garibanlar, savaştıranlar ise sıcak odalarında, kahve içerek olan bitenleri seyredenler. Ya, ölenler? Neden savaştığını bilmeyenlerle, sokakta, evinde, okulunda, hastanede dünyadan bile haberi olmayan zavallılar. Yazık değil mi, yazık olmuyor mu bu insanlara?
Sözü uzatmadan bağlayayım: “Vatan savunması söz konusu değilse, savaş bir cinayet, bir insanlık suçudur.”
KAHROLSUN, TÜM CANİLER.