Adnan Gümüş

Tarih: 02.01.2026 16:38

TEMEL SORUN VE MÜCADELE ALANI OLARAK KAYYIM VE ÖZGÜRLÜK

Facebook Twitter Linked-in

Yeni yıl geldi. 1 günü geçti bile, oldu 2 Ocak.

2025 hiç iyi geçmedi. 2025 ve yıllar gelip geçti. Birilerinin yerine birilerinin geçmesi hali geçmiş yılların neredeyse ortak özelliği oldu.

Yeni yıla girerken birilerinin birilerinin yerine geçmemesi, birbirinin hakkını hukukunu özgürlüğünü ihlal ve yok etmemesi için bol bol umutta dilekte bulunduk ama umut işi oluruna bırakma halinde tersi bir rol oynayabilir, umudun ötesinde amaçlar koymak ve bunları gerçekleştirmek için çaba göstermek durumundayız. Yeni yılın eskisi gibi geçmesini istemiyorsak, eskilerden dersler çıkararak yeni yıl için temel öncelikte sorunların hatırlanılması ve birilerinin birilerinin yerine geçmemesi için neyle ve nasıl mücadele edileceğinin belirlenmesi uygun olacaktır.

Esası iktidar ve yayılmacılık olan iki ana sorun: Otoriterleşme ve emperyalizm

Yeni yılda eski yıllardan kalma ama her geçen yıl daha da şiddetlenen iki sorunun altı çizilebilir. Hangisi ilk sırayı yer alır, sorunlara illa da hiyerarşik bakmak gerekmiyor, bu iki sorun kâr/para hırsının başlıca geçer akçe olduğu bir dünyanın iki yüzü olarak sayılabilir:

1-Türkiye ve dünyada temel ortak bir sorun olarak antidemokratik/ otoriter/ totaliter eğilimler maalesef son yıllarda genel bir artış eğilimine girmiş bulunuyor.  

2- Çıkar, koloniyalizm, kapitalizm, emperyalizm olgularına dayalı fetih, yayılmacılık, işgal ve bunların zorunlu uzantıları sömürü ve savaşlar. Son ve sıcak örnekleri Filistin, İran, Yemen, Suriye, Ukrayna, Venezuela örneklerinde, ABD, İsrail, Rusya, Çin başta olmak üzere büyük güçlerin küçükleri ezdiği çeşitli çatışmalar.

Bugün hemen her ülkede aynı zamanda bir iç sorun haline gelen ilkine odaklanmaya çalışacağım.

Şirketlere medyaya belediyeye üniversiteye el koymaktan savcı hakim rektör dekan atamalarına güçler ayrımı ve kayyım sorunu

İlkine dönersek; kayyım meselesi, üniversitelere, belediyelere, tüm kamusal alanlara el koyulması, hatta muhalif medyanın baskılanması ele geçirilmesi, şirketlerin ele geçirilmesi, istediği hakimliğe istediği savcılığa istediği müdürlüğe istediği rektörlüğe istediği valiliğe istediğini ataması, genel olarak kayyım atanması, dahası öğretmen memur atamasına işçi alımına kadar liyakat sorunu, keyfilik, bunda iktidar gücü ve mahkeme gücünün kullanılması otoriterleşmenin en öne çıkan halini gösteriyor. 12 Eylül’den başlayarak, hele de son on yılda çok daha sertleşerek Türkiye güçler ayrımının hırpalanması ve kayyım ile yüz yüze bulunuyor.

Bu “MÜTAMAŞERİK müteahhit, taşeron, tarikat, mahkeme, mafya, şeriatçı şerikliği” nasıl bir rejim tipi oluşturuyor, üniversiteler için ne anlam ifade ediyor, mücadele alanları nedir, her biri kritik bulunuyor.

Özgürlük sorunu ve anlamı

En azından YÖK örneğinde, 45 yıllık süreçte en öne çıkan sorunlardan biri temel hak ve özgürlüklerin törpülenmesi aşındırılması sayılır ki, sadece Türkiye değil tüm dünyada olumsuz yönde bir gidiş var. Liberal demokrasinin temel ilkelerinden biri olan güçler ayrımının (yürütme, yargı, medya, bilim üniversite ayrımlarının) neredeyse tümden zayıflatılması, kurumsal özerkliklerin ve bilimsel özgürlüklerin her geçen gün daha da tıpranlanması neredeyse tüm dünyada ortak bir sorunu oluşturuyor.

Konunun öneminin, özgürlüğün ne anlama geldiğinin anlaşılması bakımından sadece Hegel’in yorumunu vermek bile yeterli olur. Hegel’e göre insanı insan yapan, toplumu toplum yapan bizzat kendini, kendi aklını fikrini iradesini gerçekleştirme tarihidir. Hegel’e göre bu, tinin özgürlüğü, tinin özgürlüğünün gerçekleşme halidir. Yani insanın kendini/ tinini/ düşüncesini gerçekleştirmesini özgürlüğün gerçekleşmesi olarak görüyordu Hegel. Batı’yı Doğu’dan özgürlükler bakımından ayırıyordu, Doğuda/Asya çöllerinde özgürlük yoktu.

Aradan 200 yıl daha geçmiş. Artık Avrupa da çölleşiyor maalesef.

Bir yerde hak ve özgürlüklerin oluşumu, artışı veya azalışı gösterge olarak siyasal sistemlerin, siyasal rejimlerin durumunu, olumlu olumsuz dönüşümünü gösteriyor. 

Hobbes: Güç kullanımının üç biçimi 

Hobbes, neredeyse 400 yıl önce, yönetim anlayışlarını/ siyasal rejimleri esas olarak üçe ayırıyordu:

“(...)Egemenlik iki yoldan elde edilir. Birincisi ...doğal zor ile ...edinilmiş devlet... İkincisi, gönüllü olarak... siyasal bir devlet veya sözleşme ile kurulmuş bir devlet. (…) Değişik devlet  biçimleri sadece üç tanedir”.  ...Temsilci bir kişi olduğunda, devlet bir MONARŞİdir; bir araya gelecek herkesten oluşan bir heyet ise, DEMOKRASİdir veya halk devletidir; sadece bir kesimin heyeti olduğunda ise, ARİSTOKRASİ adını alır. (…) Monarşi yönetimi altında memnun olmayanlar ona tiranlık derler; aristokrasiden memnun olmayanlar ise, onu oligarşi olarak adlandırırlar; yine, demokrasi yönetiminden zarar gördüklerini düşünenler, ona, yönetimsizlik anlamına gelen anarşi adını verirler (...) (Hobbes 1992 [1651], s.130, 139).

Kurallı despotizm, mutlakiyetçilik, Bonapartizm ve Bismarkizm (Avrupa)

Montesquieu 1748’de yayımlanan “Kanunların Ruhu Üzerine” (L’Esprit des lois) adlı çalışmasında, üç hükümet tipi sayıyordu:

“Ben üç tanım daha doğrusu üç olgu düşünüyorum: Birincisi, cumhuriyet yönetimi, halkın tümünün ya da sadece bir kısmının yönetime sahip olmasıdır. Monarşi yönetimi bir kişinin, ama belirli ve yerleşmiş yasalarla yönetimidir. İstibdat yönetimi ise, bir kişinin yasasız ve kuralsız olarak kendi istek ve heveslerine göre yönetimidir. (….) Monarşi ve istibdat, yönetime tek kişinin sahip olduğu rejimlerdir. Ama monarşide yönetim belirli ve yerleşmiş yasalara göre yürütülür. (…) Daha önce söylediğim gibi monarşi hükümeti, rütbeler, mevkiler hatta eskiye dayanan bir soyluluk gerektirir... gözü yükseklerde olmak..., hükümete hayat verir. (…) Cumhuriyet ve monarşinin ortak yanı ılımlı olmalarıdır; hiç kimse bu hükümetlerde keyfe bağlı olarak ve yasaların dışında yönetmez.” (Akt. Aron 1986, s.32-36).

Kuralsız despotizm, istibdat, keyfilik, sultancı rejimler (Osmanlı)

İbn-i Haldun’a göre, Osmanlı’nın normal yönetim şekli “istibdat”tır. İstibdatı keyfilik boyutuyla birlikte ele alınca, bu, despotizme denk gelmektedir (Timur 1994, s.271). Hobbes Leviathan’da despotik devleti, bir hükümdar tarafından tamamıyla keyfi bir biçimde yönetilen, hiç kimsenin can ve mal güvencesi bulunmayan ve herkesin “kul” (servant) olduğu bir rejim olarak tanımlamıştır:

“Pederşahi ve despotik hakimiyet üzerine. Zorla kurulmuş bir devlet... tek tek insanlar veya çok sayıda insan, oy çokluğu ile, ölüm veya esaret korkusundan, onların hayatını ve özgürlüğünü elinde tutan insanın veya meclisin bütün eylemlerini kabul ettiklerinde, egemen güç zorla ele geçirilmiştir. Despotik devlet nasıl elde edilir. Fetih yoluyla veya savaşta zafer kazanarak elde edilen hakimiyet, efendi veya sahip anlamına gelen (…)  yazarların DESPOTİK dedikleri şeydir ve efendinin uşağı üzerindeki hakimiyetidir (Hobbes 1992 [1651], s.130, 147, 150).

Montesquieu’ya göre, cumhuriyet ve [kurallı] monarşiden farklı olarak istibdat bir kişinin kurallara ve yasalara bağlı olmadan yönettiği, dolayısıyla korkunun egemen olduğu rejimdir. İstibdat yönetimi kurulduğunda, herkesin herkesten korktuğu söylenebilir. İstibdat yönetiminde egemen mutlak güce tek bir sınır vardır. Bu dindir ama, bu koruma da güvenilir değildir. Asya istibdadı, tutsaklık çölüdür. Mutlak egemen (hakim) tek başınadır, bütün güce sahiptir. Denge kuracak toplumsal sınıflar, kurumlar, tabakalar yoktur. (Akt. Aron 1986, s.36-37).

Demokrasiden diktatörlüğe toparlayıcı bir okuma ve okullardaki durum için bir kaynak: A.Gümüş, M. Gömleksiz (1999). DİN, MİLLİYETÇİLİK VE OTORİTERYENİZM. Ankara: Eğitim Sen.

Üniversitelerde, Boğaziçi’de Durum: İlkeler nedir, ne olmalı

Demokrasinin içeriği hak ve özgürlüklere dayanmasıdır. İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi temel başlangıç/ dayanak noktasıdır. Güçler ayrımı son 800 yıllık kazanımlardır ki, son 70-80 yıldır giderek törpülenmekte hırpalanmaktadır.

Demokrasiler; sadece toplumsal sözleşme rejimleri değil, temel hak ve özgürlüklerin ilke sayıldığı rejimlerdir. Basın, yargı, bilgi/üniversite bakımından kurumsal özerklik ve bilimsel özgürlüklerin garanti altına alındığı rejimlerdir.

Üniversitelerin durumu, kurumsal özerklik ve genel olarak bilimsel özgürlükler demokrasinin ayrılmaz temel şartlarından/ ilkelerindendir.

1977 tarihli ILO / UNESCO yükseköğretimdeki akademik personelin statüsüne ilişkin tavsiye kararı, Avrupa üniversitelerinin rektörleri tarafından 1988’de imzalanan Magna Charta Universitatum İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nin 40. yıl dönümünde 6-10 Eylül 1988 tarihlerinde Peru’nun başkenti Lima’da toplanan Dünya Üniversiteler Servisi – WUS tarafından onaylanarak kabul edilen Yüksek Öğretim Kurumlarının Özerkliği ve Akademik Özgürlük Üzerine Lima Bildirgesi, tüm dünyada üniversitelerin idari, mali ve bilimsel özerkliği konusunda referanslar olarak kabul edilmektedir:

“Başlangıç"

İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nin 40. yıl dönümünde 6-10 Eylül tarihleri arasında Lima’da toplanan DÜNYA ÜNİVERSİTELER SERVİSİ (WUS) Altmışsekizinci Genel Kurulu, insan hakları alanında, başta insan Hakları Evrensel Beyannamesi, Uluslararası Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Antdlaşması, Uluslararası Temel ve Politik Haklar Andlaşması ve Eğitimde Ayrımcılığa Karşı UNESCO Antlaşması olmak üzere Birleşmiş Milletlerin ve diğer evrensel ve bölgesel örgütlerin oluşturdukları geniş kapsamlı uluslararası standartları gözeterek,

Üniversite ve akademik kuruluşların, insanların ekonomik, sosyal, kültürel, temel ve politik haklarını yaşama geçirilmesini takip etmekle yükümlü olduklarına inanarak,

Tüm diğer insan haklarından yararlanılmasında ve insanca kişilerin ve bireylerin yetişmesinde eğitim hakkının önemini vurgulayarak,

Eğitim haklarından yalnızca, akademik özgürlüğün var olduğu ve yüksek öğretim kurumlarının özerk oldukları bir ortamda tam anlamıyla yararlanılabileceğini göz önüne alarak,

Ve eğitime ilişkin şu ilkeleri kabul ederek,

(…)”

Tam metin için kaynak linki : https://hukukbook.com/yuksek-ogretim-kurumlarinin-ozerkligi-ve-akademik-ozgurluk-uzerine-lima-bildirgesi/

Umut etmekten öte amaç koyma ve gerçekleştirme

2026’nın demokrasimizi, özgürlüklerimizi, bilimsel özgürlüklerimizi garanti edebildiğimiz ve derinleştirebildiğimiz bir yıl olması hepimize, her birimize bağlı bulunuyor. Sosyolog, tarihçi, hukukçu, anayasa hukukçusu olan M. Weber, daha 100 yıl öncesinden, eğer savunacak kimse yoksa anayasa veya yasa yoktur diyordu. Haklar maalesef verilmiyor, ancak kazanılabiliyor.

Yeni yılda bir parçamız olan dışa karşı en çok da yayılmacılıkla, işgallerle, emperyalizmle mücadele etmemiz gerekiyor, üniversitelerimizde kapitalizmin ne olduğunu, sebeplerini, mekanizmalarını, sonuçlarını anlatmamız gerekiyor.

İçeride ise yargıda, medyada, belediyelerde, bürokraside, askeriyede, tıbbiyede, üniversitelerde kayyımlara, otoriterleşmeye, totaliterleşmeye, yerli ve milli tipi “MÜTAMAŞERİK”leşmeye karşı çıkmamız; demokrasiyi, temel hak ve özgürlükleri, kurumsal özerklik ve bilimsel özgürlükleri, insanlığı, toplumu, doğayı/canlılığı, dostluğu, barışı/dostça birliktelikleri savunmamız gerekiyor.

Mücadele geçip giden zamanla değil, bilakis bu geçmiş ve bugün içinde birilerinin birilerinin yerine geçmesini aşabilme, tüm insanlıkla, tüm canlılarla, doğa ve evrenle dostluk içinde yaşama mücadelesidir. Dostluğu ilerletmek de dostluğun ayrılmaz zorunlu determinantı, insanın iyi insan olmasının zorunlu şartıdır. İnsanın iyi eyleyip eyleyememesinin şartı özgürlüğündedir. Sadece 2026 değil insan/toplum için her hareket her zaman, en başta da özgürlüğü gerçekleştirme ve ilerletme mücadelesinin zamanıdır, mücadele her şeyden önce özgürlük mücadelesidir, bunun ayrılmaz bir şartı bilgidir, bilginin hem kendisi hem erek olarak bilgi arayışı dostluğun, özgürlüğün temel parçasıdır. Bilimsel özgürlükler insan özgürlüğünün şartı ve parçasıdır.

 

 

 


Orjinal Köşe Yazısına Git
— KÖŞE YAZISI SONU —