Ergül HALİSÇELİK

Tarih: 06.03.2026 10:49

TÜRKİYE EKONOMİSİNİN 2025 BÜYÜME GERÇEĞİ: RAKAMLAR BÜYÜYOR, REFAH YERİNDE SAYIYOR

Facebook Twitter Linked-in

Türkiye İstatistik Kurumu’nun açıkladığı verilere göre Türkiye ekonomisi 2025 yılında %3,6 büyüdü. Yılın son çeyreğinde büyüme %3,4 olarak gerçekleşti. Böylece Türkiye ekonomisi teknik olarak büyümeye devam etti ve kesintisiz büyüme süresi 22 çeyreğe ulaştı.

Kağıt üzerinde bakıldığında bu tablo olumlu görünebilir. Ancak bugün sormamız gereken asıl soru büyümenin varlığı değil, niteliğidir. Türkiye ekonomisi gerçekten güçleniyor mu, yoksa yalnızca rakamlar mı büyüyor? Daha da önemlisi, bu büyüme toplumun hangi kesimlerine yansıyor? Büyüme dengeli, sürdürülebilir ve kapsayıcı mı?

Çünkü ekonomik büyümenin gerçek anlamı, yalnızca makro verilerin artması değil; toplumun geniş kesimlerinin refahının yükselmesidir. 2025 yılı verileri incelendiğinde Türkiye ekonomisinin büyümeye devam ettiği görülmektedir. Ancak büyümenin kompozisyonu, sürdürülebilir ve kapsayıcı bir kalkınma dinamiğinin henüz oluşmadığını göstermektedir.

POTANSİYELİN ALTINDA BİR BÜYÜME

%3,6’lık büyüme oranı, Türkiye ekonomisinin yaklaşık %5 seviyesinde olduğu kabul edilen potansiyel büyüme hızının belirgin şekilde altındadır. Bu durum ekonominin kapasitesini tam olarak kullanamadığını göstermektedir.

Daha önemlisi ise büyümenin hangi sektörler tarafından taşındığıdır.

2025 yılında büyümeye en güçlü katkı;

• İnşaat sektörü

• Hizmetler sektörü

• Finans ve sigorta faaliyetlerinden gelmiştir.

Buna karşılık;

• Sanayi sektöründe büyüme sınırlı kalmış,

• Tarım sektörü ise daralmaya devam etmiştir.

• Üretim yöntemi; inşaat merkezli büyümeyi, Harcama yöntemi; tüketim ağırlıklı genişlemeyi, Gelir yöntemi ise; sermaye lehine bir bölüşümü göstermektedir

Bu kompozisyon, üretim kapasitesini ve verimliliği artıran bir dönüşümden ziyade, iç talep ve inşaat ağırlıklı bir büyüme modelinin sürdüğünü göstermektedir. Oysa sürdürülebilir kalkınma; sanayide katma değer artışı, teknolojik derinleşme ve ihracat kapasitesindeki genişleme ve çevre, eğitim, sağlık, sosyal hayat … yaşamın her alanında iyileşme ve gelişme ile mümkündür. Mevcut tablo ise bu yönde güçlü bir sinyal vermemektedir.

2025 YILI ÇEYREKLER İTİBARIYLA DALGALI BİR BÜYÜME: İvme Var, Yapısal Güçlenme Yok

2024 yılında büyümenin lokomotifi, deprem sonrası yeniden inşa faaliyetlerinin etkisiyle inşaat sektörü olmuştu. 2025 yılı verileri incelendiğinde, bu eğilimin büyük ölçüde devam ettiği görülmektedir. Bu durum, büyümenin konjonktürel bir toparlanmaya mı yoksa kalıcı bir yapısal dönüşüme mi dayandığı sorusunu yeniden gündeme taşımaktadır.

2025 yılı büyüme performansı çeyrekler itibarıyla incelendiğinde dalgalı bir seyir görülmektedir.

Birinci Çeyrek (%2,5): Yılın ilk çeyreğinde büyüme oldukça zayıf gerçekleşmiştir. Yüksek enflasyonun satın alma gücünü aşındırması, tüketim temelli büyümenin sürdürülebilirliğini sınırlamıştır.

İkinci Çeyrek (%4,7): Bu dönemde belirgin bir toparlanma yaşanmıştır. Ancak bu artışın önemli ölçüde baz etkisinden ve geçici talep canlanmasından kaynaklandığı değerlendirilmektedir.

Üçüncü Çeyrek (%3,8): Yüksek faiz oranları ve iç talepteki yavaşlama nedeniyle büyüme ivmesi yeniden zayıflamıştır.

Dördüncü Çeyrek (%3,4): Yılın son çeyreğinde tüketim harcamaları büyümeyi desteklemeye devam etmiştir. Ancak bu durum hanehalkı finansal dengeleri açısından önemli riskler üretmektedir.

Çeyrek verileri birlikte değerlendirildiğinde, 2025 yılı büyümesinin yılın başında zayıf seyrettikten sonra toparlandığı görülmektedir. Ancak bu toparlanma, üretim kapasitesini kalıcı biçimde artıran bir sanayi ve ihracat hamlesine dayanmamaktadır.

GSYH’NİN DAĞILIMI: Rakamların Ardındaki Yapısal Çarpıklık

Gayrisafi Yurtiçi Hasıla (GSYH), üretim, harcama ve gelir yöntemleriyle hesaplanabilen bütüncül bir makro göstergedir. Türkiye’de hesaplamalarda esas alınan yöntem üretim yaklaşımıdır. Ancak üç yöntemin birlikte okunması, büyümenin niteliği ve dağılımı hakkında çok daha çarpıcı sonuçlar ortaya koymaktadır.

2025 yılı verileri, büyümenin sektörler, harcama kalemleri ve gelir dağılımı açısından belirgin bir dengesizlik içerdiğini göstermektedir.

1) Üretim Cephesinde Yapısal Sorunlar:  İnşaat Merkezli Büyüme. 

2025 yılı verileri sektörler arasındaki ayrışmayı açık biçimde ortaya koymaktadır.

Tarım sektörü yıl genelinde %8,8 daralmıştır. Son çeyrekte %7,2’lik küçülme yaşanmış ve sektör yıl genelinde büyümeyi 0,48 puan aşağı çekmiştir. Son dört çeyrektir kesintisiz daralma yaşanması, kuraklık, artan girdi maliyetleri ve yapısal sorunların derinleştiğini göstermektedir. Tarımın küçüldüğü bir ekonomide gıda enflasyonunun kalıcı hale gelmesi şaşırtıcı değildir. 

Sanayi sektörü %2,9 büyümüş ancak büyümeye katkısı yalnızca 0,54 puan olmuştur. Sanayi gibi stratejik bir sektörün düşük performansı, üretim temelli bir sıçramanın gerçekleşmediğini göstermektedir. Yılın ikinci ve üçüncü çeyreğinde hızlanan sanayi, son çeyrekte belirgin biçimde yavaşlamıştır. Stratejik öneme sahip sanayinin bu düşük performansı, üretim temelli bir sıçramanın gerçekleşmediğini göstermektedir.

İnşaat sektörü ise %10,8 büyüyerek yılın en hızlı büyüyen sektörü olmuştur. Son çeyrekte %8,6 büyüyen sektör, yıl genelinde 0,55 puanlık katkı sağlamıştır. Deprem sonrası kamu destekli projeler, konut talebi ve gayrimenkule yönelen yatırımcı ilgisi bu büyümeyi beslemiştir. Ancak burada kritik bir soru ortaya çıkmaktadır: İnşaat ağırlıklı büyüme üretim kapasitesini artırmakta mıdır, yoksa yalnızca kısa vadeli bir talep genişlemesi mi yaratmaktadır?

Hizmetler sektörü %4,6 büyümüştür. Turizm gelirlerindeki artış olumlu bir gelişmedir; ancak hizmetler sektörü tek başına dış ticaret açığını kapatacak bir yapısal dönüşüm üretmemektedir.

Bilgi ve İletişim sektörü %8 büyüme kaydetmiştir. Son çeyrekte %8,9 artışla dikkat çekmiştir. İnşaattan sonra en hızlı büyüyen sektör olması, dijitalleşme potansiyeline işaret etmektedir; ancak bu alanın toplam ekonomi içindeki payı hâlâ sınırlıdır.

Finans ve Sigorta faaliyetleri %3,8 büyümüştür. Yüksek faiz ortamında bankacılık sektörünün güçlü kÜrârlılık performansı dikkat çekmiştir.

2025 yılı büyümesi; İnşaat ve hizmetler ağırlıklı, Sanayide sınırlı, Tarımda negatif, bir kompozisyona sahiptir. Bu tablo, üretim ve verimlilik temelli dönüşümün henüz gerçekleşmediğini açık biçimde göstermektedir.

2) Harcama Yöntemiyle GSYH: Tüketimle Taşınan Büyüme: 

Harcama yöntemiyle yapılan analiz, büyümenin büyük ölçüde iç talep tarafından taşındığını göstermektedir.

Hanehalkı tüketim harcamaları %4,1 artmış ve toplam GSYH’nin %54,4’ünü oluşturmuştur. Bu oran, büyümenin yarısından fazlasının tüketim kaynaklı olduğunu göstermektedir.

Devletin nihai tüketim harcamaları yıl genelinde %0,8 artmıştır, son çeyrekte ise %0,9 daralmıştır. Kamunun büyümeye katkısı sınırlı kalmıştır.

Yatırımlar ise %7 artmıştır. Ancak bu artışın ana kaynağı inşaat yatırımlarıdır: İnşaat yatırımları: %8,7 artarken Makine-teçhizat yatırımları ise sadece %2,8 oranında artmıştır. Üretken kapasiteyi artıran makine yatırımlarının zayıf kalması, geleceğe yönelik büyüme potansiyelini sınırlamaktadır. Bu durum, gelecekteki büyüme potansiyelinin sınırlı kalabileceğine işaret etmektedir.

Dış ticaret verileri ise daha dikkat çekici bir tablo ortaya koymaktadır: İhracat %0,3 azalmış, İthalat %4,9 artmıştır. Sonuç olarak net dış talep büyümeye negatif katkı yapmıştır. Son çeyrekte ihracattaki düşüş %2,3’e ulaşmıştır. Net dış talep büyümeye negatif katkı yapmıştır. Bu tablo, rekabet gücündeki aşınmayı ve ithalat bağımlılığını ve Türkiye ekonomisinin dış ticaret rekabetinde zorlandığını göstermektedir.

3) Gelir Yöntemi ile GSYH: Büyümeden En Çok Kim Kazandı?

Gelir yöntemiyle yapılan analiz büyümenin toplumsal dağılımını açık biçimde ortaya koymaktadır.

2025 yılında emeğin milli gelirden aldığı pay %36,9’a gerilemiştir. Yılın son çeyreğinde bu oran %33,7’ye kadar düşmüştür.

Buna karşılık sermayenin payı 2024’te %43,1 iken 2025 yılında %44,1’e yükselmiştir ve son çeyrekte %49,1’e ulaşmıştır.

İşgücü ödemeleri %40,4 artarken, net işletme artığı %44,2 artmıştır. Nominal artışta bile sermaye kesimi daha avantajlıdır.

Bu tablo açık bir gerçeğe işaret etmektedir: 2025 büyümesi, gelir dağılımı açısından emek aleyhine, sermaye lehine işlemiştir.

4) Genel Değerlendirme: Sayısal Büyüme, Yapısal Zayıflık

Üretim yöntemi; inşaat merkezli büyümeyi,

Harcama yöntemi; tüketim ağırlıklı genişlemeyi,

Gelir yöntemi ise; sermaye lehine bir bölüşümü göstermektedir.

Tarım daralırken, sanayi sınırlı büyürken, ihracat zayıflarken ve emeğin payı gerilerken sürdürülebilir kalkınmadan söz etmek güçtür.

Türkiye’nin; Üretim kapasitesini artırmadan, Makine-teçhizat yatırımlarını güçlendirmeden, İhracat rekabetini yükseltmeden, Gelir dağılımını iyileştirmeden kalıcı ve kapsayıcı bir büyüme sağlaması mümkün değildir.

Bu nedenle 2025 büyümesi teknik olarak pozitiftir; ancak yapısal olarak kırılgandır.

Rakamlar artmaktadır, fakat ekonomik güç tabana yayılmamaktadır.

DOLAR BAZINDA BÜYÜME: Gerçek mi, İllüzyon mu?

2025 verilerine göre Türkiye ekonomisi büyümeye devam ediyor ve kişi başına düşen gelir dolar bazında önemli ölçüde artmış görünüyor. Ancak bu artışın ne kadarı gerçek üretim gücünden, ne kadarı enflasyon ve kur dinamiklerinden kaynaklanıyor? Rakamlar yükselirken, ekonomideki gerçek refah artışını sorgulamak gerekiyor.

Türkiye İstatistik Kurumu verilerine göre üretim yöntemiyle hesaplanan 2025 yılı Gayrisafi Yurt İçi Hasılası (GSYH), bir önceki yıla göre reel olarak %3,6 artmıştır. Cari fiyatlarla GSYH ise %41,3’lük yükselişle 63 trilyon 20 milyar 906 milyon TL’ye ulaşmıştır. ABD doları cinsinden hesaplandığında toplam milli gelir yaklaşık 1,6 trilyon dolar seviyesine çıkarken, kişi başına düşen gelir 18.040 dolar olarak hesaplanmıştır.

İlk bakışta bu tablo güçlü bir makroekonomik performansa işaret ediyor gibi görünmektedir. Ancak burada kritik olan nokta, nominal büyüklüklerle reel büyüme arasındaki farkı doğru değerlendirebilmektir.

Kur–Enflasyon Makası ve “Kağıt Üzerindeki Zenginleşme”: Bir ekonomide enflasyon oranı döviz kurundaki artışın üzerinde seyrettiğinde, yerli para reel olarak değer kazanmış gibi görünür. 2025 yılında uygulanan yüksek faiz politikası ve buna bağlı sermaye girişleri döviz kurundaki artışı sınırlarken, enflasyon yüksek seviyelerde kalmaya devam etmiştir.

Bu durum iki önemli sonuç doğurmuştur. Birincisi, yüksek enflasyon nedeniyle TL cinsinden GSYH hızla artmıştır. İkincisi ise kur artışının enflasyonun gerisinde kalması nedeniyle dolar cinsinden GSYH’nin olduğundan daha hızlı yükselmiş görünmesidir.

Dolayısıyla dolar bazında milli gelirde görülen artışın önemli bir bölümü üretim kapasitesindeki gerçek bir sıçramadan değil; fiyat seviyesindeki yükseliş ve kur dinamiklerinden kaynaklanmaktadır. Bu nedenle dolar cinsinden büyüme ile reel refah artışı arasında doğrudan bir ilişki kurmak her zaman mümkün değildir.

Kişi Başına Gelirdeki Sıçrama: Gerçek Artış mı, İstatistiksel Yansıma mı?: 2024 yılında kişi başına GSYH cari fiyatlarla 507.615 TL ve 15.463 dolar olarak hesaplanmıştı. 2025 yılında ise bu rakam 712.200 TL’ye ve 18.040 dolara yükselmiştir. Türkiye ekonomisi aynı dönemde reel olarak %3,6 büyürken kişi başına gelir dolar bazında yaklaşık %17 artmıştır.

Bu farkın temel nedeni üretkenlikteki güçlü bir sıçrama değil; yüksek enflasyon, görece baskılanmış döviz kuru ve nominal gelir artışlarıdır. TL bazında sınırlı bir reel büyüme yaşanırken dolar bazında çift haneli artış görülmesi, yapısal bir zenginleşmeden çok fiyat ve kur dinamiklerinin yarattığı istatistiksel bir etkiyi yansıtmaktadır.

GSYH Hesaplamasında Nüfus Meselesi: Kişi başına gelir hesaplamasında dikkat edilmesi gereken bir diğer husus metodolojik boyuttur. GSYH hesaplanırken Türkiye’de üretime katılan ve ekonomik değer yaratan tüm bireylerin katkısı toplam hasılaya dahil edilmektedir. Ancak kişi başına gelir hesaplanırken kullanılan nüfus tanımı daha dar bir çerçevede ele alınabilmektedir.

Geçici koruma statüsündeki sığınmacı nüfusun üretim sürecine katkısına rağmen payda hesabına aynı ölçüde yansımaması, kişi başına düşen gelirin olduğundan daha yüksek görünmesine yol açabilmektedir. Ekonomik literatürde bu tür durumlar ortalama göstergelerin gerçek refah düzeyini tam olarak yansıtmasını zorlaştıran faktörler arasında değerlendirilmektedir.

Ortalama ile Gerçek Arasındaki Mesafe: 2025 verilerine göre kişi başına düşen milli gelir 18.040 dolar olarak hesaplanmıştır. Ancak bu rakam yalnızca bir ortalamadır; medyan geliri, gelir dağılımını ve satın alma gücünü doğrudan yansıtmaz.

Gelir dağılımının bozulduğu ekonomilerde ortalama gelir artarken geniş kesimlerin reel refahı yerinde sayabilir hatta gerileyebilir. Finansal varlıklara sahip kesimler kur ve varlık fiyatlarındaki hareketlerden daha fazla faydalanırken, ücretli kesimler enflasyon karşısında daha kırılgan hale gelebilmektedir. Bu nedenle dolar cinsinden yükselen kişi başına gelir, sokaktaki vatandaşın alım gücünde aynı ölçüde bir artış anlamına gelmemektedir.

Sonuç olarak asıl soru şudur: Eğer büyüme üretkenlik artışından değil fiyat yükselişlerinden, teknolojik dönüşümden değil kur dinamiklerinden ve gelir adaletinden değil ortalama hesaplamalardan besleniyorsa; dolar cinsinden yükselen milli gelir gerçek bir başarı göstergesi midir, yoksa makroekonomik bir illüzyon mu?

Rakamlar artıyor olabilir. Ancak çalışanların önemli bir bölümünün asgari ücret ve civarında gelir elde ettiği bir ekonomide büyüme oranları ile yaşam maliyeti arasındaki makas giderek açılmaktadır. Ekonomik büyümenin gerçek anlamı, istatistiklerdeki artıştan çok toplumun geniş kesimlerinin yaşam standardına yaptığı katkıyla ölçülür. Eğer büyüme ücretlilerin alım gücünü ve yaşam kalitesini yükseltmiyorsa, sayısal başarı toplumsal refaha dönüşmez.

SONUÇ: Rakamlar Büyüyor, Refah Aynı Hızla Artmıyor

2025 büyüme verileri, Türkiye ekonomisinin teknik olarak büyümeye devam ettiğini göstermektedir. Ancak bu büyümenin niteliği ve sürdürülebilirliği ciddi biçimde tartışmalıdır. Tarım sektörü küçülürken, sanayideki büyüme sınırlı kalmakta ve ihracat performansı zayıf seyretmektedir. Bu koşullar altında üretim temelli ve sürdürülebilir bir kalkınma modelinden söz etmek güçleşmektedir.

2025 yılı, Türkiye ekonomisi açısından aynı zamanda sektörler arasındaki farklılaşmanın daha belirgin hale geldiği bir dönem olmuştur. İnşaat ve hizmetler sektörü büyümenin ana sürükleyicileri olurken, tarım sektöründe ciddi bir daralma yaşanmıştır. Büyümenin büyük ölçüde tüketime ve inşaat yatırımlarına dayanması; sanayi üretimi ve ihracatın ise görece sınırlı katkı sunması, ekonominin kırılgan yapısını ortaya koymaktadır.

Gelir dağılımı açısından tablo daha da dikkat çekicidir. Emeğin milli gelirden aldığı pay azalırken, sermayenin payı artmaktadır. Bu durum büyümenin toplumsal kesimler arasında eşit biçimde paylaşılmadığını göstermektedir.

Öte yandan kişi başına düşen gelir 2025 yılında dolar bazında %17 artarak 15.463 dolardan 18.040 dolara yükselmiş görünmektedir. Ancak bu artış büyük ölçüde yüksek enflasyon ve Türk lirasının dolar karşısındaki görece yatay seyri gibi hesaplama parametrelerinden kaynaklanmaktadır. Dolayısıyla söz konusu yükseliş, geniş toplum kesimlerinin gerçek refahındaki artışı tam anlamıyla yansıtmamaktadır.

Ekonomik büyümenin gerçek başarısı yalnızca istatistiksel göstergelerle değil, toplumun geniş kesimlerinin yaşam standartlarıyla ölçülür. Eğer büyüme vatandaşın gelirine, alım gücüne ve yaşam kalitesine yansımıyorsa; rakamların yükselmesi tek başına yeterli değildir.

Türkiye’nin önündeki temel mesele yalnızca büyümek değil; üretim temelli, verimliliği artıran, adil ve kapsayıcı bir büyüme modelini hayata geçirebilmektir. Çünkü gerçek kalkınma, ekonominin büyümesi kadar refahın toplumun tamamına yayılmasıyla mümkündür.

Sonuç olarak; rakamların büyümesi tek başına bir başarı hikâyesi değildir. Asıl başarı, büyümenin vatandaşın sofrasına, cebine ve yaşam kalitesine yansıdığı bir ekonomik düzen kurabilmektir. Aksi halde büyüme istatistiklerde kalır, refah ise toplumun büyük bir kesimi için hâlâ ulaşılması güç bir hedef olmaya devam eder.


Orjinal Köşe Yazısına Git
— KÖŞE YAZISI SONU —