Yalnızlığa alışmak...
Türkiye'de yaşayan, düşünen, tartışan, ülkesinin geleceğine yönelik aydın sorumluluğunu hisseden herkesin yabancısı olmadığı, yakından bildiği bir duygu, bir gerçek. Olması da çok doğal.
Çünkü farklı düşüncelere yer yoktur bu ülkede. Gâvurun ekmeğini yiyen, gavurun kılıcını çalmak zorundadır bu ülkede.
Bunu yapmayan, “ben bireyim, benim de düşüncelerim vardır, farklılıklardan zenginlik doğar, dünya tarihi böyle gelişip serpilmiştir” diyen insanlar ise dışlanacaktır ve alışacaktır yalnızlığa ister istemez.
Ve sırt çantasını her daim hazır tutacaktır.
Sırt çantasını hazır tutup yalnızlığa alışmak bile şanstır aslında. Geçmiş dünya tarihi, bu şansı bile yakalayamayıp “dünya dönüyor” dediği için kellesini zor kurtaran, “en el hak” dediği için kellesini veren insanların tarihidir.
Ama dünya da bu insanlar yüzünden gelişmiştir. Bu insanlar “ben yanmazsam, sen yanmazsan nasıl çıkar karanlıklar aydınlığa diyerek” dünyayı değiştirmenin bedelini canlarıyla ödemişlerdir.
Anadolu insanı Osmanlı’nın tebasıdır. Osmanlı'ya vergi verir, savaşlara katılır, Osmanlı'ya yeni ülkeler kazandırır, ganimetler sağlar ve gerisin geri köyüne dönerdi.
Cumhuriyet Türkiye'sinde durum farklı mı oldu? Yasalar nezdinde evet. Ama uygulamada pek farketmedi. Herşeyi yöneticiler bilirdi. Halk adına, halka rağmen kararları hep ülkeyi yönetenler verdi.
Kendisi ve ülkesinin geleceği hakkında sözü olanlar, düşüncesi olanlar "Ülkenin ve milletin ya da kurumun bölünmez bütünlüğü " duvarına çarptılar. Bu öyle bir taş duvardı ki başını çarpan bir daha iflah olmuyordu.
Oysa yönetim bilimi böyle söylemiyordu. Yurttaşların görüş ve düşüncelerini serbestçe ortaya koyduğu, o görüş ve düşüncelere değer veren ülkelerin ayakta kalacağını, büyüyüp, serpilip gelişeceğini söylüyordu yönetim bilimi.
Yine yönetim bilimi; iletişim diyordu, motivasyon diyordu, katılım diyordu, liderlik diyordu. Bu kavramları özümseyip benimseyen yöneticilere sahip ülkelerin başarılı olacağını ve hep ileriye gideceğini söylüyordu.
Peki bir ülkede;
Bireyler, “büyüklerimiz her şeyi bilir, söyler ve yapar” diyerek edilgen mi olmalıdır? Çalıştığı kurumun yöneticilerinden farklı düşünüyorsa susmalı mıdır? Ya kurum yöneticileri yanlış düşünüyorsa?
Bana göre susmamalıdır. Çünkü bilipte susmak insanlık ayıbıdır. Bu noktada temel sorun, susmayanların, gerekirse susmamanın bedelini ödeyecek olanların sayısıdır.
Ancak, bedeli ödeyenler az olursa sonunda yalnızlık kaçınılmazlaşır. Yalnız kalanlara ise her zaman hazır tuttukları sırt çantasını omuzlarına vurup yollara düşmek kalır. Birileri onlara yolu göstermiştir zaten.
Yalnızlığa alışanlar, hep yapıldığı gibi türkülere sığınırlar.
“Başın öne eğilmesin, aldırma gönül aldırma” diye başlarlar ve “Bu da gelir, bu da geçer” diye devam ederler.
“Dört nala gelip uzak Asya’dan, Akdeniz’e bir kısrak başı gibi uzanan” ey güzelim ülke!
Seni çok ama çok seviyorum. Senin insanlarını da çok seviyorum.
Mahmut TEBERİK
Endüstri Mühendisi
m.teberik@gmail.com