Oktay EROL

Tarih: 19.02.2026 18:37

“YURTTAŞLIK MAAŞI” SEÇİM YATIRIMI MI?

Facebook Twitter Linked-in

Siyasetin yapısı, seçim dönemi yaklaştıkça başkalaşır… Görev süresinde uzak duran uygulamalar yakınlaşır, “muhalefetin” art arda verdiği ret edilen soru önergelerinin sözü edilmeye başlar… Tıpkı çukur yolların asfaltlanması, çirkin görünüşlü yapıların brandayla kapatılması, medyanın göreceği yıkıntıların üstünün örtülmesi gibi… Sözler havada uçuşur, "sosyal devlet" kavramı anımsanır; emekçinin yanan geçimine birer müjde gibi sunulur.

Bugünlerde gündemi süsleyen “yurttaşlık maaşı” başlığı da tam bu ortamın ortasında duruyor. 2026’da deneme süreciyle başlayacağı duyurulan bu sistem, gerçekten halkın gönencini mi amaçlıyor, yoksa tarihi net açıklanmamakla birlikte sandığa giden yolda döşenen stratejik bir taş mı? Aslında soru açık: Bu bir hak mı, yoksa dönemsel bir seçim yatırımı mı?

***

“Görünen köy kılavuz istemez” denir, benzer sesler gündeme geldiğinde... Araştırmalar, açlık sınırının 30 bin lirayı, yoksulluk sınırının ise düşlenemeyecek düzeyleri geçtiğini fısıldarken; 28 bin liralık asgari ücretle yaşam kavgası veren milyonlar için "yurttaşlık maaşı" kulağa hoş gelen bir ezgi değil mi? Ancak bu ezginin ardındaki uyumsuzluk çarpıcı. Gelir Tamamlayıcı Aile Destek Modeli adı altında sunulan bu tasarı, evrensel bir yurttaşlık hakkından çok, "muhtaçlık" üzerinden kurulan bir bağımlılık ilişkisine dönüşme tehlikesi oysa. 

Sosyal devletin temel ödevi, yurttaşını yardıma gereksinim duyar duruma getirmek değil; ona emeğinin karşılığını alabileceği onurlu bir yaşam alanı açmaktır. Eğer bir sistem, kişiyi devletin ya da “iktidarın” sağladığı "desteğe" tutsak ederek ayakta tutmaya çalışıyorsa, orada sosyal adaletten değil, siyasal bağımlılıktan söz edilir. Bu olgu, özgür bireylerin oluşturduğu bir toplum beklentisinin durumunu açığa çıkarır oysa. 

***

Dünyadaki örnekler bu konuda bize yol gösterebilir; ancak aradaki ayrım uçurum dek derin. Finlandiya’da 2017’de uygulanan denemede amaç, kişinin iş gücüne katılımını artırmak, bürokrasiyi azaltmaktı. Ödemeler koşulsuzdu; kimsenin partisine, oyuna, "ne dek yoksul olduğuna" bakılmaz. Kanada, Almanya örneklerinde de temel vurgu "insan onuru" ile "güvence" üzerine... Oradaki sistemler, yurttaşın devletine güvenini pekiştiren, saydam, hesap verebilir yapılardır.

Bizde ise tartışma, daha projenin mutfağında "seçim" sosuna bulanmış durumda. Kimin "daha çok yardıma gereksindiğine" karar verecek olan düzenek, aynı zamanda sandıkta nasıl sonuçlanacak beklentisi içine girmiyor mu? Destek ödemelerinin zamanlaması ile seçim takviminin bu denli çakışması rastlantı mı? Yurttaşın banka hesabına yatan tutar, bir hak ediş mi yoksa bir "bağlılık sınaması" mı olacak? Sorular çoğalırken yanıtlar hep geçiştiriliyor. Oysa saydamlık, demokrasinin en temel taşıdır.

***

Gerçek bir “yurttaşlık maaşı”, siyaset üstü bir anayasal haktır. Hangi iktidar gelirse gelsin değişmeyen, kimsenin bağışı olmayan bir güvencedir. Ancak Türkiye’deki var olan kurgu, bu kavramı "destek" adı altında dar bir kalıba sıkıştırıyor. Halkın beklediği; bir elin verdiğini öbür elin görmediği, onurlu bir paylaşımken; karşımıza çıkan görünüm yine "sıraya giren", "başvuru yapan", "uygun görülmeyi bekleyen" bir kitle yaratma çabasıdır. 

İnsanlar, beklediği "ayrıcalık" değil, hakça bölüşüm... Eğer bu aylık, yalnızca seçim döneminde canlanan bir "can suyu" ise, suyun çekilmesi de o denli çabuk olacaktır. Kalıcı olmayan, kurumsallaşmayan her adımın, halkın gözünde bir aldatmacadan öteye gitmesi düşünülemez

***

Sonuç olarak; adına ne dersek diyelim, eğer bir sistem yurttaşın özgür istencini ekonomik baskı altına alıyorsa, o sistem toplumcu değil, çıkarcıdır. "Yurttaşlık maaşı" adı altında verilen sözlerin, bir oyalama yöntemi mi yoksa gerçek bir sosyal güvenlik devrimi mi olduğunu zaman değil, paranın hesaba yatış biçimi, bu paranın karşılığında beklenen "sessizlik" belirleyecek.

Hak olan yerde kuyruk olmaz; hak olan yerde “biat/ şükürcülük” olmaz. Türkiye’nin gereksinimi olan şey, seçim yatırımı kılıfına uydurulmuş "yardımlar" değil; her bireyin insan olmaktan gelen hakkını, kimseye el açmadan, başı dik bir biçimde alabileceği hakça bir düzendir. Sosyal adaletin sağlanmadığı bir yerde erinçten söz edilemez. Sandık geçer, aylık erir, geriye yine o bilindik yoksulluk, umut kırıklığı kalır. Halkın gereksinimi, geçici pansumanlar değil, köklü iyileşmelerdir… 

 


Orjinal Köşe Yazısına Git
— KÖŞE YAZISI SONU —